top of page

Arama Sonuçları

Search this site

Boş arama ile 171 sonuç bulundu

  • NE OLDU? HANİ PARLAMENTER SİSTEME DÖNECEKTİ TÜRKİYE? NEDEN KONUŞULMUYOR ARTIK???

    Ayhan Kızıltan, ben@ayhankiziltan.com, Mersin 20 Nisan 2024 Uğurola Mersin, uğurola Türkiye… Parlamenter Sisteme Dönüş fikrine ne oldu? Yerel Seçimler sonuçlanana kadar Parlamenter Sisteme geçiş gündemdeydi… Altılı Masanın en önemli gündemiydi! Hatta Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem konuşuluyordu. Yerel Seçim sonuçlarından sonra Parlamenter Sisteme geçiş artık konuşulmuyor. İktidara uzanan ipin ucu göründü gibi… Bu ipin diğer ucunda müthiş bir cazibe var: TÜRKİYE USULÜ CUMHURBAŞKANLIĞI SİSTEMİ. Parlamenter Sistem yerine CHP’de Cumhurbaşkanı Adayı kimler olabilir üzerine ciddi tartışmalar sürüyor kamuoyunda. İran-İsrail çatışması ortaya çıkınca kamuoyu birden bire bu çatışmaya döndürdü yüzünü. Cumhurbaşkanlığı Sisteminde güçlü bir Cumhurbaşkanlığı koltuğu varken kim ne yapsın Parlamenter Sistemi? Öyle ya, Milletvekilleri güçlü, etkili ve saygın olacak, TBMM güçlenecek, gündem kapalı kapılar ardında değil TBMM’nde tartışılarak belirlenecek, kanunlar kanun hükmünde kararnamelerle değil toplumu kapsayacak ve Anayasaya uygun şekilde TBMM’nde çıkacak, sorunlar TBMM’nde tartışılıp çözülecek, Bakanlar Kurulu TBMM içindeki Milletvekillerinden oluşacak, Hükümet Kabinesi tüm Türkiye’yi yansıtacak, Hükümet Cumhurbaşkanlığı Hükümeti değil Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti olacak… Böyle bir ortamda Başbakanlık yapmak zor olur doğrusu, her şeyin iki dudak arasından çıkacak talimatlarla halledilebileceği güçlü bir Cumhurbaşkanlığı Sistemi varken ne gerek var Parlamenter Sisteme, hem de Güçlendirilmiş Parlamenter Sisteme! Benim düşüncem Parlamenter Sistem, hem de iki parlamentolu! Milletvekillerinden oluşan Meclis ve Üniversite Mezunu Senatörlerden oluşan Senato. Tek adamlı bir sistem olan bu Cumhurbaşkanlığı Sistemi ile alınan hızlı kararlar pompalandığı gibi Türkiye’yi uçuramadı. Arkasında seçmen olmayan atanmış Bakanlar memurluktan öteye geçemedi… Türkiye’de, tartışarak kapsayıcı uzlaşabilme kültürünü önümüzdeki nesillerin hayrı için oluşturmamız gerekir, bu kültürü özümsememiz gerekiyor artık. Seçenler, seçtiklerini görev başında görmek istiyor; onlara oyları ile güç veren seçmenler, seçilenlerin bu gücü toplum için kullanmalarını istiyor… GÜÇLÜ TÜRKİYE… Türkiye’yi güçlü yapacak Türkiye Halkıdır! Yapay ayrıştırmalardan sıyrılıp doğru ve gerçekçi bakış açısıyla seçim yapmalıdır. Bunun da yolu, önceliğimizin Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Bayrağı olduğunu benimseyip özümsemektir. Halkımız kendine geldi, gücünün farkına vardı! Halk getirebildiği gibi gönderebileceğini de anımsadı artık… İşte halkın gücü budur; beğenmezse gönderir, daha iyi yapacakları getirir… Onlar da yapamazsa onları da gönderir, başkalarını getirir! İşte böyle böyle siyasetçiler de daha iyi yapmaya zorlanır ve daha iyisini yapmak için çabalar… MESAJI ALDINIZ MI??? Yakın bir arkadaşımın, Mustafa’nın, her anlattığı konunun sonunda sorduğu gibi: MESAJI ALDIN MI, MESAJI? Biz de sevgili Mustafa gibi soruyoruz: Mesajı aldınız mı, mesajı? Yerel Seçimlerde geriye düşen siyasi partilerin liderleri halkın bize verdiği MESAJI ve DERSİ ALDIK diyorlar. İyi de aldığınız mesaj ve dersi de açıklayın lütfen! Halk bilsin anlamış mısınız, anlamamış mısınız? Bir yandan da bazı siyasi liderler, aslında biz başarılıyız diyor; belli ki mesajı da dersi de almamışlar. Kamuoyu habire tartışıyor halk şu mesajı verdi, bu dersi anlattı, aslında bunu demek istedi, falan… Ama mesajı ve dersi alanlar ne anladıklarını bir türlü söylemiyor. BİR BAŞKA MESAJ… Bir başka mesaj da Yerel Seçimlerden birinci çıkan partiye… Bak arkadaş işler iyi gitmiyor, sabrımız buraya kadarmış… Verdiğimiz oylarla sana şu mesajı verdik: muhalefet psikolojisinden sıyrılıp kendini Türkiye’yi yönetmeye hazırla artık! İstanbul, Ankara, Mersin, İzmir gibi kentlerde gösterdiğiniz belediyecilik yönetimi ve belediye başkanlarının tutumları bize umut verdi. Çok kapsamlı ve gerçekçi bir program hazırla gel karşımıza! Tüm Türkiye’yi kucaklayıp birleştireceğine inandır bizi! Gelir eşitsizliğini ve adaletsizliğini gidereceğine inandır bizi! Sağlıkta, eğitimde, sosyal yaşamda ilerici reformlar yapacağına inandır bizi! Sosyal ve ekonomik gelişimi kırsaldan başlatacağına inandır bizi! Hesapsız harcamaların telafisinin bizden çıkarılmayacağına inandır bizi! Hukuk ve yargının adaleti sağlayacağına inandır bizi! Her türlü kayıt dışılığa, kanunsuzluğa, kaçakçılığa, tefeciliğe, kara paracılara meydan vermeyeceğine inandır bizi! Toplumun çıkarlarını kişisel çıkarların üstünde tutacağına inandır bizi! Çevreyi koruyacağına, betonlaşmayı azaltacağına inandır bizi! Türkiye’yi liyakatli kadrolarla yöneteceğine inandır bizi! Türkiye’nin kaynaklarını adil ve etik bir şekilde değerlendireceğine inandır bizi! Planlı kalkınmayı yeniden önceliğe alacağınıza inandır bizi! İş dünyasının önünü açıp teknoloji, sanayi, tarım, turizm, lojistik, dış ticareti geliştireceğine inandır bizi! Ailemizi sadakalarla değil, çoluğumuzun çocuğumuzun meslek ve iş sahibi olup çalışarak geçineceğimize inandır bizi! İnsan onuruna layık yaşamamızı sağlayacağına inandır bizi! Tam bağımsız bir Türkiye oluşturacağına inandır bizi! Özgür ve çağdaş insanların yaşadığı bir Türkiye oluşturacağına inandır bizi! İnancımız başta olarak hassas değerlerimizi kullanmadan siyaset yapacağına inandır bizi! Hassas değerlerimizin zenginliğimiz olduğunu kabul ettiğine inandır bizi! Hassas değerlerimizi birbirleriyle karşıtmış gibi gösterip bu değerler üzerinden ayrışma ve çatışma ortamı yaratmayacağına inandır bizi! Demokrasiyi tüm kurumları ve kurallarıyla işleteceğine inandır bizi! Cumhuriyetin kurucu değerlerini yeniden benimseyip gelişmiş uygarlığa sapmadan yol alacağımıza inandır bizi! Devletin ne idüğü belirsiz cemaat ve tarikat yapılanmalarından arındıracağına inandır bizi! Türkiye’yi Parlamenter Sisteme döndüreceğine inandır bizi! Hakimiyetin kayıtsız şartsız millette olduğuna inandığına inandır bizi! Çok iş var, çok! EN ÇOK MESAJI DA YEREL SEÇİMLERDEN BİRİNCİ ÇIKAN PARTİYE VERDİ SEÇMEN… Haydi hayırlısı… Hoşça kalın, haftaya yine buradayız…

  • YAPAY AKILLA İŞLER KOLAYLAŞACAK MI, ÇETREFİLLEŞECEK Mİ?

    Ayhan Kızıltan, ben@ayhankiziltan.com, İMECE Gazetesi, Mersin 20 Mayıs 2024 Uğrola Mersin, uğrola Türkiye… Dünyayı, yaşamımızı farklı yönlere götürecek, temelden değiştirecek bir Teknolojik Olguyla karşı karşıyayız… Adeta bir devrimin ortasındayız: YAPAY ZEKA! Ama Türkiye bunun farkında mı? Türkiye gündemini izleyenler kolaylıkla anlayabilir farkında olup olmadığımızı… Bizi yönetenler YAPAY ZEKA DEVRİMİNİN farkındalar mı? Bunu anlayacak yeterlilikteler mi? Onlar yalnızca devletin sağladığı yetkileri kullanıp, çıkardıkları özel yasalarla iktidarlarını sürdürme peşinde… Türkiye’nin geleceğini kimsenin düşündüğüne inanmıyorum artık! YAPAY ZEKA… Çocuğunuzun bir kompozisyon yazma ödevi var… Çocuğunuza hadi çocuğum bitir şu kompozisyon ödevini yatma vaktin geliyor dediğinizde; çocuğunuz endişelenme anneciğim, yapay akıl ile bir saniyeler içinde yaparım, olur biter diye yanıtlarsa sizi? Aynı şekilde fizik, matematik, geometri konusundaki problem ödevlerini de yapay akla yaptırırsa? Ya da çok inandığınız bir siyasi lideri yapay akılla soruşturmak istediniz? Çok inandığınız o lider hakkında ona konduramadığınız bir bilginin gerçek olduğunu gördünüz, sizi psikolojik olarak nasıl etkiler? Ya da tersi… Her şey parmaklarınızın ucuyla tuşlara dokunarak karşınızda hazır olursa? Sevgilinize bir şiir yazmak istiyorsunuz ama böyle bir yeteneğiniz yok. Ve soruyorsunuz yapay akla sevgilime bir şiir yazar mısın diye ve tabi deyip hemen size dizeleri döktürüyor… Siz de bunu mesaj olarak iletiyorsunuz sevgilinize… Mühendissiniz, tasarımını yaptığınız bir makine parçasında kullanmak üzere dayanımı çok yüksek ve çok yüksek ısı altında ve çok yüksek devirde dönerek çalışacak bir malzemenin alaşımını soruyorsunuz. Size alaşımı malzeme yüzdeleriyle veriyor. Yaşamın her alanında devreye girecek YAPAY AKIL. Dünya yapay aklın getireceği birçok olumsuzluğun nasıl giderileceğini de tartışıyor, çözmeye çalışıyor aynı zamanda.… BU YAZININ AŞAĞIDAKİ “YAPAY ZEKAYA SORDUM…” BÖLÜMÜ YAPAY ZEKA TARAFINDAN YAZILMIŞTIR. YAPAY ZEKAYA SORDUM… Ben: Türkiye'nin en önemli problemleri nedir YAPAY AKIL? Yapay Zeka: Türkiye'nin en önemli problemi konusunda farklı görüşler bulunabilir. Ancak genel olarak aşağıdaki konular Türkiye'nin karşı karşıya olduğu önemli sorunlardan bazılarıdır: Ekonomik Sorunlar: İstikrarsızlık, yüksek enflasyon, işsizlik ve gelir eşitsizliği gibi ekonomik sorunlar Türkiye'nin önemli bir problemidir. Terör Sorunu: PKK, FETÖ ve diğer terör örgütleriyle mücadele etmek Türkiye için büyük bir meseledir. Terör saldırıları ülkenin güvenlik ve istikrarını tehdit etmektedir. Demokratikleşme: Demokratik ilkelerin tam anlamıyla yerleştirilememesi, ifade özgürlüğüne getirilen kısıtlamalar ve adalet sisteminde yaşanan sorunlar Türkiye'nin demokratikleşme sürecindeki zorlukları temsil eder. Suriyeli Mülteciler: Suriye iç savaşı nedeniyle Türkiye'ye sığınan milyonlarca Suriyeli mülteci ülkenin kaynaklarına büyük bir yük getirmektedir. Eğitim Kalitesi: Eğitim sistemindeki kalite eksiklikleri, okullardaki altyapı sorunları ve eğitimdeki fırsat eşitsizlikleri de Türkiye'nin önemli problemlerindendir. Yolsuzluk ve Şeffaflık: Yolsuzluğun yaygın olduğu düşünceye ilişkin kaygılar vardır ve şeffaflığın sağlanması gerekmektedir. Bu listede yer alan meseleler dışında da çeşitli sorunların bulunduğunu unutmamak gerekir. Öncelik sıralaması kişiye göre değişebilir, ancak bu başlıklar genellikle ülkedeki en önemli problemleri yansıtmaktadır. Ben demiyorum, YAPAY ZEKA diyor… İkinci sorumu sordum; Devletin TASARRUF yapması nasıl sağlanır YAPAY AKIL? Yapay Zeka: Devletin tasarruf yapması için aşağıdaki bazı önlemler alınabilir: Bütçe Disiplini: Devletin harcamalarını kontrol altında tutmak için bütçe disiplini sağlanmalıdır. Harcamalar, gelirlerle dengeli bir şekilde planlanmalı ve gereksiz harcamalardan kaçınılmalıdır. Verimli Kamu Yönetimi: Kamu yönetimi verimliliğinin artırılmasıyla birlikte israftan kaçınılabilir ve tasarruf sağlanabilir. Bürokratik süreçlerin basitleştirilmesi, yolsuzluğun önlenmesi ve kaynakların etkin kullanımının teşvik edilmesi bu noktada önemlidir. Gelir Çeşitlendirmesi: Devletin gelir kaynaklarını çeşitlendirmesi de tasarruf yapma açısından önemlidir. Sadece belirli bir sektöre bağımlı olmak yerine farklı sektörlerdeki potansiyel gelirlere odaklanılmalıdır. Maliyet Kontrolü: Devlet harcamalarında maliyet kontrolünün sağlanması da tasarruf yapmada etkili olabilir. Tedarik zinciri yönetimi, pazarlık gücü kullanımı, verimli teknoloji kullanımı gibi maliyet düşürücü faktörler göz önünde bulundurulmalıdır. Sübvansiyon Reformları: Sübvansiyon programlarının değerlendirilerek yeniden yapılandırılması veya kaldırılması da devletin tasarruf yapmasına yardımcı olabilir. Personel Giderleri Kontrolü: Personel giderleri genellikle devlet bütçesinin büyük bir kısmini oluşturur. Tasarruf amacına ulaşmak için personel sayısı iyice analiz edilmeli ve gereksiz personelden vazgeçilme kararı alınabilir. Ayrıca personele ödenen ücrette indirimler gerçekleştirebilme ya da performansa dayalı ücret sistemleri getirebilme yoluna gidilebilir. Bu tedbirler ile devlet daha sürdürülebilir bir şekilde finansal durumunu koruyarak tasarruf elde edebilir. BUNDAN SONRAKİ BÖLÜMLER ALLAH VERGİSİ ZEKAYLA YAZILMIŞTIR. TASARRUF… Şimdilerde en güncel konu tasarruf ülkemizde… Ekonomistlerin, uzmanların, halkın, hemen hemen herkesin fikri aynı: ASIL TASARRUFU DEVLET YAPMALI! Tasarruf nerde başlar? Satın alırken başlar! Bu herkes için böyledir… Devlet kurumları için de, Belediyeler için de, Özel sektör için de, Aileler için de, bireyler için de. Kamu Kurumlarının nasıl Satınalma yapacağı bellidir. Gereksinim duyulan işleri ve malzemeleri gerekçeleriyle birlikte planlarsınız. Öncelik sırasına koyarsınız. Teknik özellikleri ve şartlarınızı belirlersiniz. İşin fiyat analizlerini ve piyasa araştırmasını yapıp tahmini bedel üretirsiniz. Bütçenizde karşılığı var mı ve bütçeye uygun bir bedel mi? Yani kaynak var mı? Ülkenin ekonomik şartlarına uygun, şeffaf, adil ve eşit rekabet ortamı oluşturacak ve adrese teslim olmayan bir Satınalma ve Teknik Şartname hazırlayıp ihaleye çıkarsınız. İhale için teklif veren firmaların o işle ilgili iş deneyim belgelerini, teknik kadrosunu, makine ve teçhizat listesini, işin mali külfetini karşılayabilecek ekonomik yapısını incelersiniz. Ha bir de ihaleye işe fesat karıştırılmaması için tüm önlemleri alıp takibini yapacaksın… Siyasetçilerin bürokratlara etki etmesini de önlersin… Gayet şeffaf bir şekilde ihaleyi yaparsın ve işi alnının akıyla alan firma yapar. ASIL TASARRUF, İŞİ SATIN ALIRKEN YAPILIR… Tasarruf Paketinin ayrıntılarını incelerken Cumhurbaşkanı Yardımcısı şöyle bir söz söylüyor: "AZ KAYNAKLA ÇOK PROJE YAPACAĞIZ". Yani artık Devlet de kabul ediyor kaynakları hesapsız harcadığını. MERSİN İÇİN TEHLİKE… “ÖDENEKLERDE KESİNTİYE GİDİLİYOR Harcama disiplini çerçevesinde deprem ve zorunlu harcamalar hariç mal ve hizmet alım ödeneklerinde yüzde 10, yatırım ödeneklerinde ise yüzde 15 kesintiye gidiyoruz” açıklaması Mersin’i nasıl etkileyecek? Zaten hep tasarrufta olan Mersin’deki Devlet Yatırımlarında tasarruf sürdürülecek mi? Mersin’deki yatırımlar yalnızca Mersin için değil Mersin artalanında bulunan birçok ili de ilgilendiriyor ve tabii Türkiye ekonomisine de çok katkı sağlayacak projelerdir bu yatırımlar. İtibardan çok ötedir bu yatırımlar… Hoşça kalın, haftaya yine buradayız…

  • MESELE HER DEVRİN ADAMI OLMAK DEĞİL, HER DEVİRDE ADAM OLMAKTIR…

    Ayhan Kızıltan, ben@ayhankiziltan.com, Mersin 09 Haziran 2024 Uğurola Mersin, Uğurola Türkiye! Her devrin adamı derler ya! Hacı yatmaz gibidirler… İyi koku alırlar; güç kimdeyse onun yanında görünürler. Özellikle siyasetin ve siyasetçinin gücünü arkalarına almak için iktidar kimdeyse onun yanında olurlar. Fetö örgütü güçlüyken hoca efendilerine sığındılar; toplantılarından eksik olmadılar, iltifatların biri bin paraydı sözde hoca efendiye, saygıda kusur etmeyip el ayak öptüler, kasaları oldular, iki ellerini önlerine bağlayıp yerlere kadar eğildiler, tövbe haşa sanırsınız kutsal bir varlığa tapıyorlar... Hain Fetö örgütü darbeye kalkışınca haliyle Fetö damgasını da yediler, baktılar pabuç pahalı... İktidar tarafındaki bazı güçlü kişileri devreye koydular, ya da aracılar damga yiyenlerle iletişime geçtiler... Önünde saygıyla eğildiklerini bu sefer kötüleyip karaladılar... “Aslında ben bunların ne olduğunu biliyordum, fazla girmedim içlerine, bir arkadaşıma kandım, bana iftira attılar falan filan diyerek başladılar kıvırtmaya, en yakın arkadaşlarını bile ihbar edip itirafçı olup paçayı kurtaranlar oldu…” İşin içinden sıyrılma, kurtulma pazarlıkları başladı... Ne pazarlıklar dönmüş, kimler yok ki kurtardıklarından pay almayan; günlerce yazıldı, çizildi, konuşuldu, herkes her şeyi biliyor ama susuluyor... Fetö hainin teki, ama bunlar da birer gerçek haindir. Bizim gibi birçok insan niye girmedi be adamlar bunların içine? Bizler bilmez miydik böyle el ayak öpüp olmayacak işlerimizi oldurup, işler alıp, kasalık yapıp, toplanan paralardan paylar alıp servetler yapmayı? BİZLER NEYSEK OYUZ; DEĞERLERİMİZİ SATMAYIZ! DEĞERLERİMİZE DE PAHA BİÇİLEMEZ! Her devrin adamları pazarlıklar sonucu paçaları kurtarıp en güçlü duruma gelen İktidar Partisinin yanına geçmişler gibi sessiz sedasız yanaştılar. Kendilerini unutturma sürecine girdiler, unutturdular da bir çoğu! Durumu böyle idare ettiler; toplumda sanki kendilerine haksızlık yapılmış olduğunu yayarak, yaydırarak mağdur görünüp yavaş yavaş sempati toplamaya çalıştılar. Bir yandan da rant ekipleri oluşturmaya başladılar ve çeşitli odakları ele geçirip yerleşmeye çalıştılar. Baktılar ki unutuldular, bu sefer daha çok bal alma peşine düştüler... İLK OLARAK HEP HER DEVRİN ADAMLARI SEZER BİR İKTİDAR DEĞİŞİKLİĞİ OLACAĞI EMARELERİNİ! Hem bu aralar erken seçim lafları da dolaşmaya başladı… Artık çok bal aldıkları eskimiş iktidarın yanından sezdirmeden iktidara gelecek olan göz koydukları yeni bal tezgahı olarak gördükleri partinin yanına sıvışırlar usulca. Özellikle de Yerel Seçimlerde başarı elde eden partinin yeni belediye başkanlarını kıskaca alırlar… İktidar değişince de en süratli onlar değişir. Hoop! iktidarın köşe noktalarına geçen kimlerse kutlamaları onlarla yaparlar. Sanırsınız ki seçimlerde on binlerce, yüz binlerce oy kazandırdılar. Sanki milletvekillerini, belediye başkanlarını kendileri kazandırmış gibi böbürlenirler. Seçimlerde kazanıp bir yerlere gelip böbürlenenler de onları hemen koltuklarına alırlar. Seçimlerden sonra, kazanan partiye ve partinin adaylarına on binlerce, yüz binlerce karşılıksız oy veren ve partilerine gönül vermiş yüzbinlerce insan kenarda kalır; SANKİ ONLAR DOLGU MALZEMESİDİR. Seçimlerden önce sokaklarda dolaşıp bu insanlara sarılıp sevgi gösterisinde bulunarak oy isteyen çoğu aday (bazılarını tenzih ederim) kazanınca yanlarına her devrin adamlarını alıp onlarla adeta gövde gösterisi yaparlar. Önceden yapılan planlar başlamıştır bile! ÇOK ÖNEMLİ BİR DÖNEMDEYİZ; TÜRKİYE İÇİN ADETA BİR DÖNÜM NOKTASINDAYIZ! SEÇİM SONUCUNU BELİRLEYEN EN ÖNEMLİ İKİ UNSUR: EKONOMİK KRİZ VE YOLSUZLUKLAR. Ekonomik Krizi de oluşturan yolsuzluklardır zaten. Siyasi Partilerin Genel Merkezleri, partilerinizden seçilen belediye başkanlarını ve milletvekillerini iyi izleyip denetleyin. Yıllar önce Sayın Kemal Kılıçdaroğlu Genel Başkanlık görevindeyken bir görüşmemizde şunları söylemiştim kendisine: “Sayın Genel Başkan; Belediye Başkanlarınızı izleyin, sıkı denetleyin. Beş seneyi 2-3 müteahhitle geçirmelerine göz yummayın lütfen.” Nitekim o seçimlerde Mersin Belediye Başkanlığı seçimini CHP kaybetti ve MHP kazandı başkanlığı. Özellikle yeni seçilen başkanları ve milletvekilleri, bu her devrin adamlarını yanınıza yaklaştırmayın. Onların sizleri yönlendirmesine izin vermeyin. ASIL SORUMLULUĞUNUZ SİZİ PARTİLERİNİZDEN DOLAYI GÖNÜLDEN VE KOŞULSUZ DESTEKLEYEN HALKADIR. ONLARIN İŞLERİNİ HALLEDİN! Gönülden destek vermiş seçmenler, yalnızca ülkenin ve kentlerinin çıkarlarını düşünerek, refah içinde, gelecek kaygısından uzak bir yaşam özlemiyle “kazandırdığımız bizimkiler belki çoluğumuza çocuğumuza iş yaratıp kurtarırlar çocuklarımızın geleceklerini” diye hayal kurarlar. Ama onlar kapılarda görüşmek için çileyle bekleşirken, o her devrin adamları makamlarda boy gösterirler. Göz diktikleri bal tezgahlarını belki de seçimlerden önce garantiye almışlardırlar, kim bilir? Onlar bu işleri iyi bilir! GÜÇ HALKTA! Partilerine gönül vermiş ve karşılık beklemeden seçimlerde tabanlarını şişirmiş insanlar; seçim kazanıldığında göz yaşı döken emekli öğretmen teyzemler ve amcamlar, genç kardeşlerim, sokakta simit satarak ailelerine katkı sağlamaya çalışan simitçi çocuklar, memur anneler ve babalar, işsizler, atama bekleyen öğretmenler, işçiler, köylüler, memurlar, alın teriyle helal para kazanmaya çabalayan esnaflar, iş insanları… Kısaca geçim sıkıntısı çeken herkes! SEÇİMLERİ SİZLER KAZANDIRIYORSUNUZ HEP! SEFASINI HER DEVRİN ADAMLARI SÜRÜYOR HEP? Biri TASARRUF MU dedi? EĞER HER DEVRİN ADAMLARINDAN TASARRUF YAPILIRSA, SİYASETÇİYİ MAKAMLARA GETİREN ASIL HALKIN HAYALLERİ GERÇEKLEŞEBİLİR… SEÇİLENLER HER DEVRİN ADAMLARINDAN UZAK DURUN, HALKIN YANINDA OLUN! Haftaya yine buradayız, sağlıkla kalın…

  • TAŞA TOPRAĞA GÖMÜLEN KAYNAKLAR…

    Ayhan Kızıltan, ben@ayhankiziltan.com, Mersin 19 Ekim 2024 Satınal Uğurola Mersin, uğurola Türkiye… Yaklaşık yirmi gündür yazılarıma ara vermiştim. Biraz dinlendim; tam bir yıl olmuş İMECE Gazetesinde yazmaya başlayalı. Birçok konuda yazmışım…Ekonomi, politika, dış politika, belediyecilik, vs. Olabildiğince okuyanları düşünmeye, sorgulamaya, esin vermeye, farkına varmaya yönlendirmeye çalışıyorum. Takdir sizlerin… TAŞA TOPRAĞA GÖMÜLEN KAYNAKLAR… Ülkedeki ekonomik sıkıntıyı hafifletebilmek amacıyla yalnızca faiz ve tutum (tasarruf) politikası, yani sıkı para politikası izleyen hükümetin makul bir süre sonra faiz indirimi yapması bekleniyor. Bu politika sonucu ister istemez piyasalarda bir durgunluk oluştu ya da oluşturuldu. Zaten amaç da buydu…Parayı piyasadan çek, harcama olmasın, durgunluk olsun, malını satamayan esnaflar, firmalar, imalatçılar fiyatlarını düşürsün ve enflasyon düşsün. Ne kadar kolay değil mi? Para herkeste yok tabii, ama parası olanlar da paralarını piyasadan çekip faizde tutsunlar… Yani harcamayıp uygun ortamı beklesinler. Parası olanlar gözlerini taşınmazlara dikip dikkatle izliyorlar konut yapım sektörünü. Sıkı para politikası sona erdirildiğinde hükümetin ilk yapacağı iş konut kredi faizlerini indirmek olacak sanırım, öyle görünüyor. Konut kredi faizleri indirilince ne olacak? Çılgınlık başlayacak! Sıkı para politikası nedeniyle durgunluğa girmiş olan konut sektöründe gerileyen konut fiyatları konut kredisi faizlerinin indirilmesi ile oluşacak aşırı istem (talep) ile birden bire yükselecektir. Konut sektörü şimdiden bu sürecin hazırlığına başladılar bile, olur olmaz konumlarda ruhsatlar alınıp, temeller atılıp betonlar dökülmeye ve binalar yükselmeye başladı… Zamanlama çok önemli burada! Eğer en geç yılbaşından sonra konut yapı sektörünün beklediği düşük faizli konut kredileri yürürlüğe konmazsa ne olur düşünmek bile istemiyorum… Konut yapım sektörü büyük bir bunalıma düşer mi? Dikkat edilmeli! Yıllardır bir konut satın alma çılgınlığı var Türkiye’de. Konut yapı sektörü aşırı desteklendi… Sanki belediye yönetiyor gibi davrandı hükümetler… Ülkeyi yalnızca konut yapı sektörü mü kalkındıracak? Bu sektör dengeli bir şekilde planlanmalı… Kaynaklar taşa toprağa gömüldü, rantın oluşturduğu geçici bir refah dönemi yaşadık… Sonra bunalım (kriz) dönemleri yaşadık; yapı sektöründe en az 2-3 kez bunalım yaşandı. İnşaat sektörü iyi paralar kazandı zaman zaman, işte bu dönemlerde kazançlarından oluşturdukları sermayelerini katma değerli üretim yapacak yatırımlara dönüştürmeleri sağlansaydı bugün çok farklı olurdu her şey. MERSİN SIKI BİR ŞEKİLDE İZLENMELİ… Mersin’in üzerinde çok durmalıyız hem de önemle durmalıyız hem de bugünlerde…Geçtiğimiz haftalarda Yüksek Jeofizik Mühendisi Profesör Doktor Ahmet Ercan Mersin’de bir konferansta konuştu. Mersin Yapı Sektörü ve Konut Yapıları ile ilgili endişe dolu çok önemli bilgiler verip uyarılar ve yorumlar yaptı. 28 Eylül 2024 tarihinde yine bu sütunda “YÜKSEK JEOFİZİK MÜHENDİSİ PROFESÖR DOKTOR AHMET ERCAN MERSİN’DE BOŞUNA MI KONUŞTU?” başlıklı bir makalem yayınlandı. Bu konferansı MTSO’nun İnşaatla ilgili Komiteleri düzenlediler, çok da iyi yaptılar; ancak bu konferansın sonuç bildirgesi yayınlanmadı diye biliyorum… Yayınlanmışsa bu Konferansı düzenleyen MTSO Komiteleri lütfen iletsinler bana. Yayınlansa çok iyi olur, sektöre ve belediyeler referans bir belge olur; kamuoyu aydınlatılır ve sektördekiler biraz daha temkinli ve uyarılara uygun inşaatlar yapmaya yöneltilirdi. Konut yapım firma sahipleri ve arsa sahipleri nereye ve kaç katlı yapı yapılacak karar veriyor adeta. İlçe belediyeleri de onların dayattığı planları uyguluyor gibi görünüyor ne yazık ki! Konut yapım sektörünün gözdesi olan bazı ilçelerimizin belediye başkanlarının etrafında, yakınlarında sıkı fıkı olmuş şekilde görüyoruz bazılarını… Güzel görünümlü ve yüksek binalar yapılması çarpık yapılaşma ve isteğe göre çarpık imar planları yapıldığı gerçeğini örtmüyor. Konut yapı sektöründeki firmalar başka sektörlere kayacak şekilde esneklik gösteremiyor; bu yüzden sürekli inşaat yapacak arsa ve arazi peşine düşüyorlar. Orman, tarım alanı, dere yatağı, zayıf zemin hiç önemli değil, yeter ki arazi olsun… Kim izleyecek? Tabii ki Büyükşehir Belediye Başkanlığı, kentin en güvenilir kurumu olduğu kanaati var Mersin halkında. İlçe Belediyeleri, özellikle Yenişehir ve Mezitli Belediyelerini sıkı izleyip denetlemeli Büyükşehir Belediyesi… Bu ilçelerde çok yapı başladı bu aralar; dere yataklarına imar verilmiş mi, tarım alanlarına kıyılmış mı, dümdüz bir güzergahta gitmesi gereken bir yolun güzergahı sırf firma ya da arsa sahibinin dayatması üzerine değiştirilip zig-zag çizer duruma getirilmiş mi, abartılı kat yükseklikleri verilmiş mi, Profesör Ahmet Ercan’ın uyardığı gibi sahil kesiminde zayıf ve sulu zemin olan yerlere yüksek katlı binaların yapımı için yapı izni verilmiş mi??? Büyükşehir’e çok iş düşüyor, yetkin mühendis, mimar ve şehir plancıları var, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği var… Sıkı bir denetim şart, kentin ve yaşayanların geleceği için şart! YÜKSEK JEOFİZİK MÜHENDİSİ PROFESÖR DOKTOR AHMET ERCAN MERSİN’DE BOŞUNA KONUŞMUŞ OLMASIN! Sayın Ercan gibi bilim insanlarını dinlemeyip kulak asmayacaksak neden getiriyoruz bu bilim insanlarını Mersin’e. Aşırı kazanç hırsı gözlerimizi kör etmesin! Biraz daha usturuplu davranalım… Hoşça kalın, haftaya yine buradayız…

  • MERSİN’E DEĞER KATANLARIN ADLARI YAŞAMALI 

    Bugün Sayın Münif Aparı’nın “Bir Ahde Vefa Örneğinden, Ahde Vefasızlığa…” başlıklı yazısını okudum. Sayın Aparı, yazısında Mersin’in efsane belediye başkanlarından rahmetli Kaya Mutlu’nun adının bugüne kadar bir mahalleye, caddeye ya da başka önemli bir yere verilmemiş olmasına dikkat çekiyor ve bunu haklı olarak bir vefa meselesi olarak değerlendiriyor. Münif Aparı’yı çok iyi tanırım. Genç yaşta Mersin Belediyesinde önemli görevler üstlenmiş, başarılı hizmetlerde bulunmuş değerli bir bürokrattır. Aynı zamanda Mersin’in belediyecilik, siyaset ve sosyal yaşam tarihini yakından bilen, deyim yerindeyse bu kentin canlı hafızalarından biridir. Ve vefanın yalnızca İstanbul’da bir semt adı olmadığını da çok iyi bilir. Bu nedenle ortaya attığı konu, bence yalnızca Kaya Mutlu’nun adının bir yere verilmesi meselesinden çok daha büyüktür. Asıl mesele Mersin’in kendi hafızasına ne kadar sahip çıktığıdır. Kaya Mutlu’nun neden Mersin’in “efsane başkanı” olarak anıldığını bugünün Mersin’ine bakarak anlamak kolay değildir. Ben o günleri yaşadım. Kaya Mutlu ilk kez belediye başkanı olduğunda Mersin’in sokaklarının büyük bölümü taştı, yani taş döşeli sokaklardı. Kentin altyapısı bugünkü Mersin’le kıyaslanamayacak ölçüde yetersizdi. Yaptığı ilk işlerden biri asfalt tesisi kurmak oldu. Ardından Mersin’in sokakları birbiri ardına asfaltlanmaya başladı, sokaklara kaldırımlar yapıldı. Geniş kanalizasyon hatları açıldı, kentin altyapısı baştan sona ele alındı. Ama Kaya Mutlu’nun Mersin’e kazandırdığı en önemli altyapı yatırımlarından biri içme suyu alanındaydı. Bugün musluğu açtığımızda akan temiz ve sağlıklı suyu son derece doğal karşılıyoruz. Oysa bunun arkasında yıllar önce kurulmuş büyük bir sistem var. Kaya Mutlu, sağlıklı ve temiz içme suyunun kentin bütün bölgelerine ve her konuta ulaştırılması için kapsamlı bir altyapı sistemi kurdu. Berdan Barajı’ndan alınan suyun arıtılarak Mersin’e verilmesini sağlayan Berdan İçme Suyu Arıtma Tesisi onun döneminde hayata geçirildi. Berdan Barajı’ndan Mersin’e içme suyu taşıyan boru hatları döşendi. Kentin belirli noktalarında su depoları inşa edildi. Arıtılmış su bu depolarda toplanarak oluşturulan şebeke sistemi üzerinden kentin farklı bölgelerine dağıtıldı. Böylece Mersin’in sağlıklı ve temiz içme suyuna ulaşmasını sağlayan ana sistem oluşturulmuş oldu. Daha da önemlisi, aradan geçen bunca yıla rağmen Mersin’in içme suyu dağıtımının temel altyapısı bugün hâlâ büyük ölçüde Kaya Mutlu döneminde kurulan bu sistem üzerinden çalışmaktadır. Bu, bir belediye başkanının kentte bıraktığı izin ne kadar kalıcı olabileceğini gösteren çok çarpıcı bir örnektir. Bir asfalt yol zaman içinde yenilenebilir. Bir cadde değişebilir. Binalar yıkılıp yeniden yapılabilir. Ama bir kentin onlarca yıl boyunca kullandığı temel altyapıyı kurmuşsanız, aslında o kentin geleceğini de inşa etmişsiniz demektir. Kaya Mutlu’nun Mersin’e katkısı yalnızca yol, kanalizasyon ve içme suyu gibi temel altyapı yatırımlarıyla da sınırlı değildi. Kentin sosyal, kültürel ve ticari yaşamını canlandırmak için de önemli işler yaptı. Türkiye çapında ilgi gören Akdeniz Tekstil ve Moda Fuarlarının düzenlenmesini sağlayarak Mersin’i farklı şehirlerden gelen üreticilerin, tüccarların, iş insanlarının ve ziyaretçilerin buluştuğu bir merkez haline getirdi. Bu fuarlar yalnızca ticari organizasyonlar değildi. Mersin’in sosyal yaşamına hareketlilik getiriyor, kentin kültürel dünyasını zenginleştiriyor, ticaretine canlılık kazandırıyor ve Mersin’in adının Türkiye çapında duyulmasına katkıda bulunuyordu. Bugün kentlerin fuarlarla, festivallerle, kongrelerle ve büyük organizasyonlarla tanıtılmasının ne kadar önemli olduğunu konuşuyoruz. Kaya Mutlu bunun önemini yıllar önce görmüş ve Mersin’i kendi içine kapanan bir kent olmaktan çıkarıp bölgesine ve Türkiye’ye açmaya çalışmıştı. Ben bunu hep söyledim: Kaya Mutlu, Mersin’in çehresini değiştiren bir belediye başkanıydı. Üstelik yalnızca fiziki çehresini değil. Altyapısıyla, içme suyuyla, yollarıyla, sosyal hayatıyla, kültürüyle, ticaretiyle Mersin’in kent yaşamını değiştiren bir belediye başkanıydı. Bu söz benim için yalnızca geçmişe duyulan bir özlemin ya da kişisel bir değerlendirmenin ifadesi değildir. O dönüşümü yaşamış bir Mersinli olarak gördüklerimin sonucudur. Taş sokakların asfaltlandığını gördüm. Kanalizasyon altyapısının geliştiğini gördüm. Sağlıklı ve temiz içme suyunun Mersin’in her bölgesine ulaşmasını sağlayan sistemin kurulduğu yılları yaşadım. Akdeniz Tekstil ve Moda Fuarlarının Mersin’e getirdiği hareketliliği, kentin nasıl canlandığını gördüm. Bugün son derece doğal kabul ettiğimiz pek çok belediye hizmetinin ve çağdaş kent yaşamının temellerinin o yıllarda atıldığına tanıklık ettim. İşte kent hafızası dediğimiz şey tam da budur. Bir kişinin adını yalnızca hatırlamak değil, o insanın o kent için ne yaptığını da gelecek kuşaklara anlatabilmektir. Kentlerin de hafızası vardır. Bu hafıza yalnızca kitaplarda, arşivlerde ya da eski fotoğraflarda yaşamaz. Sokaklarda, caddelerde, meydanlarda, binalarda ve insanların günlük yaşamlarının içinde de yaşar. Bir kentin bugünlere gelmesinde emeği bulunan insanların isimlerini yaşatmak, yalnızca onlara gösterilen bir vefa değildir. Aynı zamanda gelecek kuşaklara o kentin tarihini anlatmanın da yollarından biridir. Bu nedenle Sayın Aparı’nın önerisine katılıyorum, hatta kapsamının daha da genişletilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yalnızca belediye başkanlarının değil, Mersin’e kalıcı değer kazandırmış iş insanlarının, sanayicilerin, sporcuların, sanatçıların, eğitimcilerin, bilim insanlarının, bürokratların ve toplum yaşamına katkıda bulunmuş insanların isimleri de bu kentin bulvarlarında, caddelerinde, mahallelerinde, meydanlarında ve kamusal alanlarında yaşatılmalıdır. Üstelik sadece isim vermekle yetinilmemeli. Belirli noktalara, adı verilen kişinin kim olduğunu ve Mersin’e hangi katkıları yaptığını anlatan bilgi panoları konulmalıdır. Gerekirse bu panolar dijital uygulamalarla desteklenmeli, QR kodlarla kişinin yaşam öyküsüne ve kente yaptığı katkılara ulaşılabilmelidir. Bir caddeye “Kaya Mutlu Caddesi” adını vermek elbette değerlidir. Ancak o caddeden geçen genç bir Mersinlinin “Kaya Mutlu kimdi?” sorusunun yanıtını da öğrenebilmesi gerekir. Taş sokakları asfaltlayan, kentin kanalizasyon altyapısını geliştiren, temiz içme suyunu Mersin’in her bölgesine ulaştıran, bugün bile kullanılan temel içme suyu sisteminin kurulmasını sağlayan, düzenlediği fuarlarla Mersin’in sosyal, kültürel ve ticari yaşamına hareketlilik kazandıran belediye başkanının kim olduğunu yeni kuşakların bilmesi gerekir. Kent hafızası ancak o zaman gerçekten yaşar. Mersinliler, bugün yaşadıkları, ekmeklerini kazandıkları ve yatırım yaptıkları bu kentin kimlerin emeği, girişimi ve mücadelesiyle bugünkü konumuna ulaştığını bilmelidir. Bunun Mersin açısından ayrıca önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü Mersin, Türkiye’de birlikte ve özgürce yaşama kültürünün en güçlü olduğu kentlerden biridir. Türkiye’nin dört bir yanından gelen insanlar bu kentte dini, etnik kökeni ya da doğduğu şehir üzerinden ayrıştırılmadan birlikte yaşayabilmektedir. Mersin’in en önemli değerlerinden biri de budur. Fakat bir kentte birlikte yaşamak kadar o kente ait hissetmek de önemlidir. Mersin’e katkıda bulunan insanları tanımak, onların hikâyelerini öğrenmek ve kentin hangi aşamalardan geçerek bugünlere geldiğini bilmek, Mersinlilik bilincini ve kente aidiyet duygusunu da güçlendirecektir. Peki bu isimlere kim karar verecek? Aslında Mersin’de bunun için kullanılabilecek önemli bir yapı var. Mersin Büyükşehir Belediyesi tarafından oluşturulan MEDEKA, yani Mersin’e Değer Katanlar platformu. MEDEKA’nın kurumsal vizyonunda da Mersin’in kültürel dokusunun güçlendirilmesi, sanatsal ve akademik üretimin desteklenmesi ve kenti sahiplenen bir anlayışla geleceğe taşınması hedefleniyor. Tam da bu nedenle MEDEKA bu konuda önemli bir sorumluluk üstlenebilir. Platform bünyesinde Mersin’in geçmişini, toplumsal yapısını, ekonomik gelişimini, kültürünü, sanayisini ve kent yaşamını iyi bilen insanlardan oluşan bir kurul oluşturulabilir ya da mevcut kurullar bu yönde güçlendirilebilir. Ardından objektif ve açık kriterler belirlenebilir. Kente kalıcı katkı sağlamış olmak, yaptığı hizmetin toplumsal karşılığının bulunması, kent tarihinde iz bırakmış olmak, toplumun farklı kesimleri tarafından saygınlıkla anılmak gibi ölçütler belirlenebilir. Sonrasında Mersin’e değer katmış insanların kapsamlı bir envanteri hazırlanabilir. Böyle bir çalışma başladığında Mersin’in ne kadar zengin bir insan kaynağına ve ne kadar önemli bir geçmişe sahip olduğu da daha iyi görülecektir. Ben kendi bildiğim alandan, Mersin sanayi tarihinden iki isim vereyim: Refik Kızıltan ve Mustafa Şaman. Her iki isim de Mersin sanayisinin oluşumunda ve gelişmesinde önemli rol üstlenmiş, yalnız kendi işletmelerini değil, Mersin’in üretim kültürünü ve sanayi birikimini büyütmüş değerli insanlardır. Elbette liste bu iki isimle sınırlı değildir. Örneğin; Limanın kurulmasına nasıl karar verildi, Organize Sanayi Bölgesinin kurulmasına en büyük katkıyı veren kimdi, Mersin’in bir narenciye üretim kenti olmasına kimler önayak oldu, Anamur’da muz, Silifke’de çilek, vb. üretimini kimler başlattı? Mersin’in sanayisinden ticaretine, sanatından sporuna, eğitiminden yerel yönetimlerine kadar çok sayıda değerli insan vardır. Önemli olan bu insanların tek tek hatırlanmasını beklemek yerine, kent hafızasını kurumsal bir anlayışla kayıt altına almak ve yaşatmaktır. MEDEKA bu konuda kolları sıvamalıdır. Mersin’i geçmişinden bugüne taşıyan insanları belirlemeli, onların hikâyelerini kayıt altına almalı ve bu isimlerin kent yaşamında kalıcı biçimde yaşatılması için Mersin Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyelerine öneriler sunmalıdır. Çünkü kent belleği yalnızca geçmişi hatırlamak değildir. Aynı zamanda gelecek kuşaklara, “Bu kent kendiliğinden kurulmadı; bu noktaya insanların emeğiyle, düşüncesiyle, cesaretiyle ve mücadelesiyle geldi” diyebilmektir. Bu işi siyasetten arınarak yapmak lazım; bu ön şarttır. Kaya Mutlu döneminde taş sokakların asfaltlandığını, kanalizasyon hatlarının açıldığını, Berdan’dan getirilen arıtılmış temiz suyun Mersin’in dört bir yanına ulaştırıldığı sistemin kurulduğunu, Akdeniz Tekstil ve Moda Fuarlarıyla kentin sosyal ve ticari yaşamının nasıl canlandığını yaşayan bir Mersinli olarak ben bunlara tanıklık ettim. Ve bugün Mersinliler hâlâ o yıllarda atılan temellerin nimetlerinden yararlanıyor. Bugünün Mersin’i, dünün emeğinin üzerinde yükseldi. O emeği verenlerin isimlerini yaşatmak bir lütuf değil, bu kentin onlara olan vefa borcudur. Mersin kendi değerlerini unutmamalıdır. Teşekkürler değerli dostum Münif Aparı. Bu önemli konuyu bir kez daha Mersin’in gündemine taşıdığın için. Sonraki yazımda buluşmak üzere esen kalın.

  • SİYASET SALONLARDAN SOKAĞA İNDİ

    TÜRKİYE SİYASETİNDE YENİ BİR DÖNEM BAŞLADI. 24 Temmuz 2026’da Özgür Özel ve 90 milletvekilinin katılımıyla kurulan YENİ PARTİ, aynı gün Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının siyasi partiler listesine girdi ve Meclisin en büyük muhalefet gücü haline geldi. Ancak bu gelişmenin gerçek önemi, milletvekili sayısından, parti binalarından ya da yeni bir tabeladan çok, Türkiye’de siyasetin merkezinin değişmeye başlamasında yatıyor. Çünkü siyaset artık yalnızca genel merkezlerde, kapalı toplantı salonlarında ve protokol kürsülerinde şekillenmiyor. Siyasetin yönünü giderek daha fazla sokaktaki insan, pazardaki emekli, fabrikadaki işçi, tarlasındaki çiftçi, iş yerini ayakta tutmaya çalışan esnaf, gelecek kaygısı yaşayan genç ve çocuğunun eğitimini düşünen aile belirliyor. YENİ PARTİ’nin kuruluşu, yalnızca bir siyasi ayrışmanın sonucu olarak okunursa eksik kalır. Bu gelişme, yıllardır biriken toplumsal değişim isteğinin siyasette kendisine yeni bir yol aramasıdır. HALK, KENDİSİNE BİÇİLEN ROLÜ ARTIK KABUL ETMİYOR Türkiye’de uzun yıllardır halka belirli roller biçildi. Vatandaştan sabretmesi ve şükretmesi, kemer sıkıp fedakârlık yapması, iktidarın belirlediği gündemi benimsemesi ve kendisine anlatılan büyük başarı hikâyeleriyle yetinmesi istendi. Halkın görevi çoğu zaman karar süreçlerine katılmak değil, önüne konulan kararları alkışlamak olarak görüldü. İHA’lar, SİHA’lar, savunma sanayisindeki gelişmeler, yerli otomobil, millî uçak, doğal gaz ve petrol keşifleri sürekli olarak büyük bir kalkınma hikâyesinin parçaları şeklinde anlatıldı. Kuşkusuz Türkiye’nin savunma sanayisinde, teknolojide, enerjide ve üretimde ilerlemesi önemlidir; hem de çok önemlidir. Hiç kimse ülkesinin gelişmesinden rahatsız olmaz. Ancak vatandaşın artık çok açık bir sorusu var: Madem Türkiye bu kadar gelişti, zenginleşti ve güçlendi, bu zenginlik neden bizim hayatımıza yansımıyor? Ülke büyüyorsa çalışanın ücreti neden eriyor? Doğal gaz bulunuyorsa vatandaş enerji faturasını neden ödemekte zorlanıyor? Üretim artıyorsa çiftçi neden toprağından uzaklaşıyor? İhracat rekorları kırılıyorsa küçük işletmeler neden ayakta kalamıyor? Ekonomi güçleniyorsa emekli neden pazara akşam saatlerinde gitmek zorunda kalıyor? Devlet büyüyorsa yurttaş neden kendisini daha güvencesiz hissediyor? Halk artık yalnızca ülkenin ne kadar büyüdüğünü değil, kendi hayatının ne kadar iyileştiğini de görmek istiyor. Nitekim 2026 yılında yapılan bir araştırmada katılımcıların yüzde 56’sı Türkiye’nin en önemli sorununun ekonomi ve hayat pahalılığı olduğunu söyledi[1]. Temmuz 2026 tüketici güven endeksi ise bir miktar yükselmesine rağmen 89,8[2] ile iyimserlik sınırı olan 100 puanın altında kaldı. Hanelerin mevcut maddi durumunu gösteren alt endeks de yalnızca 74,5 düzeyindeydi. Bu rakamların siyasi anlamı açıktır: Vatandaş anlatılan başarı ile yaşadığı hayat arasındaki mesafeyi görüyor. YENİ DÖNEMİN SEÇMENİ ALKIŞLAMAK DEĞİL, KARAR VERMEK İSTİYOR Yeni dönemin seçmeni, siyasetçinin kendisine biçtiği role sığmak istemiyor. İnsanlar yalnızca seçimden seçime hatırlanan, miting meydanlarını dolduran, sosyal medya mesajlarını paylaşan ve sandık günü oy veren bir topluluk olmak istemiyor. Ülkenin nasıl yönetileceği konusunda söz sahibi olmak istiyor. YENİ PARTİ’nin programındaki en önemli yaklaşım da burada ortaya çıkıyor. Programda yurttaşların yalnızca seçim günü oy kullanan seçmenler olarak görülmesine karşı çıkılıyor. Değişimin mahallede, iş yerinde, okulda, üniversitede, tarlada, fabrikada ve hayatın her alanında söz sahibi olan insanların ortak iradesiyle gerçekleşeceği belirtiliyor. Siyasetin profesyonel siyasetçilere bırakılacak bir meslek olmadığı, bütün yurttaşların siyasetin asli öznesi olduğu vurgulanıyor. İşte “siyasetin salonlardan sokağa inmesi” tam olarak budur. Sokağa inmek; yalnızca miting düzenlemek, pazarda kameralar önünde dolaşmak ya da bir kahvehaneye girip birkaç vatandaşla fotoğraf çektirmek değildir. Asıl mesele, halkın gündemini siyasetin gerçek gündemi haline getirmektir. Sokakta kira vardır, mutfak masrafı vardır, işsizlik vardır, borç vardır, eğitim vardır, sağlık vardır, adalet arayışı vardır. İnsanların gündelik hayatında karşılığı bulunmayan hiçbir siyasi söylem, artık uzun süre ayakta kalamayacaktır. HALK ULAŞABİLECEĞİ SİYASETÇİ İSTİYOR Yeni dönemde liderlik anlayışı da değişmek zorundadır. Halk, kendisini yukarıdan yöneten, çevresinde aşılması güç duvarlar bulunan, yalnızca danışmanları ve yakın çevresi aracılığıyla ulaşılabilen siyasetçiler istemiyor. Kendisi gibi yaşayan, halkın arasına koruma orduları ve protokol engelleri olmadan girebilen, insanların elini sıkabilen, onlara sarılabilen, derdini sabırla dinleyebilen siyasetçiler istiyor. Çünkü vatandaşın temel talebi aslında çok insani ve çok sadedir: Huzur içinde yaşamak istiyor. Çocuğunun iyi eğitim almasını istiyor. Çalıştığında emeğinin karşılığını almak istiyor. Hastalandığında nitelikli sağlık hizmetine ulaşmak istiyor. Yaşlandığında kimseye muhtaç olmadan yaşayabilmek istiyor. Adalet karşısında kendisini güçsüz hissetmek istemiyor. Düşüncesini ifade ettiği için korkmak istemiyor. Kimliğinden, inancından, kökeninden ya da yaşam biçiminden dolayı dışlanmak istemiyor. Devletin kendisine bir lütufta bulunmasını değil, yurttaşlık hakkını vermesini istiyor. Siyasetçinin görevi halka nasıl yaşayacağını öğretmek değildir. Halkın özgürce, güven içinde ve insan onuruna yakışır biçimde yaşayabileceği koşulları oluşturmaktır. İNGİLİZ İŞÇİ PARTİSİ’NİN YÜKSELİŞİNDEN ÇIKARILACAK DERS 1900 yılında kurulan İngiliz İşçi Partisi’nin yüz yılı aşan tarihi boyunca geçirdiği dönüşüm, siyasi partilerin tek bir dönemin söylem ve yöntemlerine saplanıp kalamayacağını gösteren önemli bir örnektir. İngiliz İşçi Partisi 2019 seçimlerinde ağır bir yenilgi aldı. Ardından yalnızca söylemini değil, siyasi önceliklerini ve seçmenle ilişki kurma biçimini de gözden geçirdi. Toplumun gündelik kaygılarına yeniden yöneldi. Ekonomik istikrarı, çalışanların yaşam düzeyini, kamu hizmetlerini, sağlık sistemini, güvenliği ve ailelerin geleceğini siyasetin merkezine yerleştirdi. Parti, kendisini yeniden “çalışan insanların hizmetindeki parti” olarak tanımladı. Seçim çalışmalarında yerel örgütlere, kapı kapı seçmen temasına ve mahalle düzeyindeki örgütlenmeye özel önem verdi. İşçi Partisi, bu yenilenme ve yeniden örgütlenme sürecinin ardından 2024 genel seçimlerinde 411 milletvekilliği kazandı ve 2019’a göre sandalye sayısını 209 artırdı[3]. Buradan çıkarılması gereken ders, İngiliz İşçi Partisi’nin politikalarını olduğu gibi Türkiye’ye taşımak değildir. Asıl ders şudur: İnsanların hayatına dokunmayan siyaset başarılı olamaz. Yalnızca iktidarı eleştirmek yetmez. Halkın önüne güvenilir, uygulanabilir ve anlaşılır bir gelecek planı koymak gerekir. Yalnızca büyük ideolojik tartışmalar yürütmek yetmez. İnsanların kirasına, ücretine, faturasına, eğitimine, sağlığına ve çalışma hayatına ilişkin somut çözümler üretmek gerekir. Yalnızca televizyon ekranlarından konuşmak yetmez. Kapıları çalmak, insanları dinlemek ve örgütü halkın günlük hayatının bir parçası haline getirmek gerekir. İngiliz İşçi Partisi örneği bize bir başka gerçeği daha göstermektedir: Seçim kazanmak, halkla bağın sonsuza kadar kurulduğu anlamına gelmez. Halkla ilişki seçim kampanyası boyunca kurulup iktidara gelince unutulursa, en büyük seçim başarısı bile zamanla anlamını kaybedebilir. Bu nedenle sokağa inmek bir seçim yöntemi değil, kalıcı bir yönetim anlayışı olmalıdır. YENİ PARTİ’NİN ÖNÜNDEKİ BÜYÜK SINAV YENİ PARTİ’nin programında, Türkiye’nin sahip olduğu imkânların yurttaşlar için yeterince refaha, güvenceye ve umuda dönüşmediği belirtiliyor. Ülkenin büyümesinin yalnızca ekonomik rakamlarla değil, bu büyümenin insanların günlük hayatında oluşturduğu iyileşmeyle ölçülmesi gerektiği savunuluyor[4]. Programda üreten, zenginleşen ve zenginliğini adaletli biçimde paylaşan bir Türkiye hedefi ortaya konuluyor. Yurttaşların yalnızca seçim günü oy kullanan kişiler olarak görülmemesi, siyasetin mahallede, iş yerinde, okulda, üniversitede, tarlada ve fabrikada halkın katılımıyla şekillenmesi gerektiği ifade ediliyor. Bunlar, Türkiye toplumunun giderek daha yüksek sesle dile getirdiği beklentilerle örtüşen önemli yaklaşımlardır. Programın katılımcı, demokratik, şeffaf ve hesap verebilir bir siyaset anlayışını savunması değerlidir. Fakat bu ilkelerin gerçek anlamı, nasıl uygulanacaklarıyla ortaya çıkacaktır. Halkın siyasetin asli öznesi olduğu söyleniyorsa, yurttaşların yalnızca dinlenen değil, kararların oluşumuna katılan insanlar haline gelmesi gerekir. YENİ PARTİ’nin gerçekten yeni bir siyasi yol açıp açamayacağı da bu noktada belli olacaktır. Bir partinin yeni olması için kuruluş tarihinin, isminin veya ambleminin yeni olması yeterli değildir. Siyaset yapma biçiminin, karar alma süreçlerinin ve halkla kurduğu ilişkinin de değişmesi gerekir. Adaylar yine dar çevreler tarafından belirlenirse, parti üyeleri yalnızca kongre ve seçim dönemlerinde hatırlanırsa, yerel örgütler yalnızca genel merkezden gelen kararları uygulayan birimler olarak görülürse eski siyaset anlayışı yeni bir tabela altında devam etmiş olur. YENİ PARTİ’nin tüzüğü, milletvekili ve yerel seçim adaylarının üyelerin katıldığı ön seçimlerle belirlenmesine imkân tanıyor[5]. Ancak ön seçimi bütün seçim çevrelerinde uygulanması gereken temel ve zorunlu yöntem haline getirmiyor. Hangi seçim çevresinde ön seçim, aday yoklaması ya da merkez yoklaması yapılacağına, yerel örgütlerin görüşü doğrultusunda Parti Meclisi karar veriyor. Bu nedenle bütün milletvekili ve belediye başkanı adaylarının üyelerin katıldığı ön seçimlerle belirlenmesi, partinin açıklanmış bir taahhüdü değil, benim yeni siyaset anlayışı açısından gerekli gördüğüm temel bir ölçüt ve öneridir. Aynı katılımcı anlayışın parti yönetiminde de uygulanması gerekir. Milletvekili adayları, belediye başkanları ve parti yöneticileri dar kadroların tercihleriyle değil, mümkün olan en geniş katılımla belirlenmelidir. Parti üyeleri yalnızca delege seçen ya da önlerine getirilen listeleri onaylayan kişiler olmaktan çıkarılmalı; ilçe, il ve genel merkez yönetimlerinin oluşumunda doğrudan karar veren bir konuma yükseltilmelidir. Çünkü halkı siyasetin gerçek sahibi haline getirmenin en somut yollarından biri, aday ve yönetici belirleme süreçlerini parti üyelerine açmaktır. Yerel örgütler de yalnızca seçim dönemlerinde afiş asan, toplantı düzenleyen ve sandık görevlisi sağlayan yapılar olarak görülmemelidir. Mahallelerden, meslek örgütlerinden, sendikalardan, kooperatiflerden, üniversitelerden, çiftçilerden, esnaftan, kadınlardan ve gençlerden gelen talepleri siyasal kararlara dönüştüren merkezler haline gelmelidir. Parti yönetimi, bu görüşlerin hangi yöntemlerle toplandığını, hangi kararların alınmasında etkili olduğunu ve hangi önerilerin neden kabul ya da reddedildiğini kamuoyuna açıklayabilmelidir. Gerçek katılım, insanları dinlemekle sınırlı değildir. Gerçek katılım, dinlenen insanların sözünün karara dönüşmesidir. YENİ PARTİ’nin önündeki asıl sınav, programında savunduğu katılımcı ve demokratik siyaseti kendi içinde ne ölçüde uygulayacağıdır. Partinin gerçekten yeni olup olmadığı; adaylarını nasıl belirlediği, üyelerini kararlara ne ölçüde kattığı ve yerel örgütlerin iradesine ne kadar değer verdiğiyle anlaşılacaktır. Siyasetin salonlardan sokağa inmesi, parti yöneticilerinin zaman zaman halkın arasına karışması anlamına gelmez. Sokağın taleplerinin parti politikalarını, adayları ve kararları belirlemesi anlamına gelir. Sokak dinlenmekle yetinilmemeli, sokağın söylediği söz yönetime dönüşmelidir. YENİ PARTİ bunu başarabilirse yalnızca yeni kurulmuş bir parti olarak kalmaz, Türkiye’de siyasetin yapılış biçimini değiştiren bir hareket haline gelebilir. Başaramazsa toplumun büyük değişim beklentisi, eski siyasi alışkanlıkların arasında bir kez daha kaybolabilir. KUTUPLAŞTIRAN DEĞİL, BULUŞTURAN BİR SİYASET Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri, siyasetin uzun yıllardır kimlikler ve korkular üzerinden yürütülmesidir. İnsanlar memleketlerine, inançlarına, etnik kökenlerine, yaşam biçimlerine ve siyasi tercihlerine göre birbirinden ayrıldı. Seçim kazanmak için toplumun bir kesimi diğer kesimin karşısına yerleştirildi. Oysa halkın gerçek sorunları ortaktır. İşsizlik kimlik sormaz. Enflasyon parti üyeliğine bakmaz. Adaletsizlik yalnızca belirli bir kesimi yaralamaz. Eğitimin zayıflaması bütün çocukların geleceğini etkiler. Üretimin gerilemesi işçiyi de çiftçiyi de esnafı da sanayiciyi de yoksullaştırır. Türkiye’nin ihtiyacı yeni kamplar oluşturmak değil, ortak sorunların çevresinde ortak çözümler geliştirmektir. YENİ PARTİ’nin programında da kimlikleri oy hesabının konusu haline getiren ve kutuplaşmadan yarar uman siyasetin reddedildiği görülüyor. İşçinin, çiftçinin, esnafın, sanayicinin, gencin, kadının, emeklinin ve farklı siyasi görüşlerden yurttaşların ortak bir gelecek düşüncesinde buluşturulması hedefleniyor. Bu yaklaşım hayata geçirilebilirse Türkiye siyasetinde gerçek bir değişimin kapısı açılabilir. SİYASETİ BUNDAN SONRA HALK YÖNLENDİRECEK Türkiye’de yeni bir siyaset dili doğuyor. Bu dil, halka sürekli ne düşünmesi gerektiğini söyleyen bir dil olmayacaktır. Halkın inançları, kimliği ve hassasiyetleri üzerinden kurulan siyaset de artık eskisi kadar karşılık bulamayacak. Halkı korkutarak yönlendiren, başarı propagandalarıyla gerçek hayatın üzerini örten, toplumun farklı kesimlerini birbirine düşman gösteren siyaset anlayışı giderek etkisini kaybedecektir. Yeni dönemde siyasetçi halka rol biçmeyecek, halk siyasetçiye görev verecektir. Halk artık yalnızca büyük projeler değil, adaletli bir gelir dağılımı istiyor. Yalnızca ekonomik büyüme rakamları değil, sofrasında bereket istiyor. Yalnızca güçlü devlet söylemi değil, kendisini koruyan bir hukuk devleti istiyor. Yalnızca millî gurur değil, insanca yaşam koşulları istiyor. Yalnızca seçim kazanacak lider değil, ülkeyi ortak akılla yönetecek kadrolar istiyor. YENİ PARTİ’nin Türkiye siyasetinde kalıcı bir yol açıp açamayacağını zaman gösterecek. Ancak şimdiden görülen bir gerçek var: Türkiye’de değişim talebi artık genel merkezlerin duvarlarına sığmıyor. Siyaset salonlardan sokağa indi. Bundan sonra söz daha fazla halkın olacak, gündemi de halk belirleyecek. Siyasetçi konuşmadan önce dinlemek, karar vermeden önce danışmak ve yönetirken hesap vermek zorunda kalacak. Bir partiyi gerçekten yeni yapan kuruluş tarihi değil, halkı siyasetin seyircisi olmaktan çıkarıp sahibi haline getirebilmesidir. Önümüzdeki yazımda YENİ PARTİ’nin tüzüğünü ve parti programını irdeleyecek, diğer siyasi partilerin tüzük ve programlarıyla karşılaştıracağım. Sonraki yazımda buluşmak üzere, esen kalın. [1] ASAL Araştırma, Türkiye Gündem Araştırması, 13-21 Şubat 2026 [2] TÜİK, Tüketici Güven Endeksi, Temmuz 2026, Haber Bülteni No. 58175 [3] UK Parliament, House of Commons Library, General Election 2024 Results [4] YENİ PARTİ, Ortak Gelecek İçin Yeni Parti Programı, 24 Temmuz 2026 [5] YENİ PARTİ, Parti Tüzüğü, 22 Temmuz 2026, Madde 33 ve Madde 35

  • MTSO’YU İÇERİDEN VE DIŞARIDAN GÖRMEK-2

    TEMSİL OLMADAN HİZMET OLMAZ “Bir ticaret ve sanayi odasının başarısı yalnızca başkanının çalışkanlığına, tanınırlığına veya kamuoyundaki etkisine bağlı değildir. Odanın gerçek gücü, sektörlerin içinden gelen meslek komitelerinin ve meclis üyelerinin temsil yeteneğiyle ortaya çıkar. Doğru temsilciler seçilmeden üyeye doğru hizmet götürmek, üyelerinden beslenmeyen bir odayla da kente yön vermek kolay değildir.” Odanın temeli meslek komiteleridir Mersin Ticaret ve Sanayi Odasının üyelerine ve Mersin’e daha fazla katkı vermesini istiyorsak işe odanın temelinden başlamamız gerekir. Bu temel meslek komiteleridir. Oda seçimleri kamuoyunda çoğunlukla yönetim kurulu başkanlığı üzerinden tartışılır. Kimin başkan olacağı, hangi grubun yönetimi kazanacağı ve kimlerin yönetim kurulunda yer alacağı daha fazla ilgi çeker. Elbette oda başkanının liyakati, kişiliği ve kurumsal duruşu çok önemlidir. Başkanın kapsayıcı ve kucaklayıcı olması, farklı kesimleri dinleyebilmesi, katılımcı bir yönetişim anlayışına sahip bulunması kurumun çalışma kültürünü doğrudan etkiler. Odanın kamuoyuna güven veren, kent kurumlarını bir araya getirebilen ve sorunların üzerine kararlılıkla gidebilen bir başkan tarafından yönetilmesi küçümsenemez. Ancak güçlü bir oda yalnızca güçlü bir başkanla kurulamaz. Meslek komitesi ve meclis üyelerinin niteliği, çalışma isteği ve temsil yeteneği de en az başkanın nitelikleri kadar önemlidir. Çünkü başkanı ve yönetim kurulunu belirleyen yapı meclistir. Meclis ise meslek gruplarından seçilen üyelerden oluşur. Yönetim kurulu başkanı ve üyeleri de meclis tarafından, kendi üyeleri arasından seçilir. Başkan odaya yön verebilir, kurumları bir araya getirebilir ve ortak çalışma kültürünü güçlendirebilir. Fakat meslek komiteleri sektörlerinden bilgi taşımıyor, meclis üyeleri üyelerin sesini duyurmuyor ve karar süreçlerine gerçek anlamda katılmıyorsa bir başkanın tek başına bütün sektörleri temsil etmesi mümkün değildir. Bu nedenle meslek komitesi seçimleri, belirli sektörlerdeki birkaç kişinin kendi arasında anlaşıp yaptığı dar kapsamlı seçimler değildir. Bu seçimler, MTSO’nun dört yıl boyunca hangi sorunları duyacağını, hangi kesimlerin sesini yönetime taşıyacağını ve nasıl bir meclis yapısına sahip olacağını belirler. Kâğıt üzerindeki görev, uygulamadaki gerçeklik Mevzuat meslek komitelerini göstermelik yapılar olarak tanımlamıyor. Komitelerin kendi meslekleriyle ilgili incelemeler yapması, yararlı ve gerekli gördükleri önlemleri yönetim kuruluna önermesi, meclis veya yönetim kurulu tarafından istenen mesleki konularda araştırma yapması bekleniyor. Meclis ise yönetim kurulunu seçmek, yönetimden gelen teklifleri inceleyip karara bağlamak, mesleki kararlar almak, bütçeyi ve kesin hesapları onaylamak, yönetim kurulunun faaliyetlerini denetlemek gibi önemli yetkilere sahip. Kâğıt üzerindeki yapı doğrudur. Sorun, bu yapının uygulamada ne ölçüde çalıştığıdır. Ben MTSO Başkanı olmadan önce meslek komitesi üyeliği, meclis üyeliği ve yönetim kurulu üyeliği görevlerinde bulunmuştum. Bu süreçte komitelerin, meclisin ve yönetim kurulunun çalışma düzenini yakından izleme olanağı buldum. Meslek komitelerinin yasal olarak çok önemli görevleri bulunmasına rağmen yeterince verimli bir çalışma düzenine sahip olmadıklarını gördüm. Toplantılar yapılıyor, kararlar alınıyor, ancak komite üyeleri yaptıkları çalışmaların yönetim tarafından ne ölçüde önemsendiğini ve aldıkları kararların nasıl sonuçlandığını her zaman göremiyordu. Böyle bir ortamda toplantılar zamanla rutinleşebiliyor. Komite üyelerinin çalışma isteği azalıyor, birkaç kişinin görüşü sektörün ortak görüşüymüş gibi kayıtlara geçebiliyor. Üyeler de komitelerin ne yaptığını yeterince bilmediği için temsilcileriyle sağlıklı bir bağ kuramıyordu. Başkan olduğumda meslek komitelerinden daha fazla verim almanın yalnızca onları toplantıya çağırmakla mümkün olmayacağı kanaatine vardım. Komite üyelerinin önce yaptıkları işin önemini benimsemeleri, ardından da emeklerinin yönetim tarafından ciddiye alındığını hissetmeleri gerekiyordu. Bu nedenle 41 meslek komitemizin aylık toplantılarının büyük çoğunluğuna başkan olarak bizzat katıldım. Sektörlerin sorunlarını, üyelerin beklentilerini ve çözüm önerilerini komite üyeleriyle birlikte ayrıntılı biçimde tartıştık. Toplantılardan çıkan değerlendirmeler raporlar halinde yönetim kuruluna ulaştı. Böylece yönetim kuruluna gelen kararların yalnızca sonuç cümlesini değil, arkasındaki ihtiyacı, sektörün yaşadığı sorunu ve sahadaki karşılığını da değerlendirme olanağı bulduk. Komite raporlarından gerekli görülenler kamu kurumlarına, belediyelere, bakanlıklara veya kamuoyuna taşındı. Bu çalışma yöntemini daha önce MTSO seçimleri üzerine yazdığım değerlendirmede de anlatmıştım. (MTSO SEÇİMLERİNDE ASIL MESELE: GÜVEN, ŞEFFAFLIK VE EŞİT REKABET) Yönetim düzeyinde gösterilen bu ilgi birçok komitenin çalışma isteğini artırdı. Bazı komiteler daha fazla sorumluluk almaya, sektör üyelerini daha yakından dinlemeye ve sorunları ayrıntılı biçimde ele almaya başladı. Bu deneyim bana şunu gösterdi: Meslek komitelerinden verim beklemek için önce onlara görevlerinin önemini anlatmak, ürettikleri kararları ciddiye almak ve bu kararların sonucu hakkında geri bildirim vermek gerekir. Yalnızca “Komiteler çalışmıyor” demek kolaydır. Yönetimin de kendisine şu soruyu sorması gerekir: Komitelerin çalışması için nasıl bir ortam hazırladık? Seçilebilir olmak, temsil edebilir olmak değildir Meslek komitesi seçimlerinde kimin seçileceğine karar verilirken her zaman liyakat, sektör bilgisi ve çalışma isteği belirleyici olmuyor. Hemşerilik ilişkileri, akrabalıklar, dostluklar, kişisel yakınlıklar, adayın tanınırlığı veya şirketinin ekonomik büyüklüğü seçim sonucunda etkili olabiliyor. İnsanların tanıdıkları ve güvendikleri kişilerle hareket etmeleri doğaldır. Büyük bir işletmeyi yönetmek de önemli bir deneyimdir. Fakat bunların hiçbiri tek başına temsil yeterliliği anlamına gelmez. Bir kişi çok büyük bir şirketin sahibi olabilir ama sektöründeki küçük ve orta ölçekli işletmelerin yaşadığı sorunları bilmiyor olabilir. Kendi işletmesinin ihtiyaçlarını çözmekte başarılı olabilir, ancak ortak sektör sorunlarına zaman ayırmak istemeyebilir. Çok tanınmış olabilir fakat komite çalışmalarına düzenli katılmayabilir. Ekonomik büyüklük kişiye kendiliğinden temsil yeteneği kazandırmaz. Meslek komitesine seçilecek kişinin sektörünü tanıması, üyelerle iletişim kurabilmesi, farklı büyüklükteki işletmeleri kucaklayabilmesi, araştırmaya açık olması ve ortak çalışma kültürüne yatkın bulunması gerekir. En önemlisi de çalışmaya istekli olmalıdır. Çünkü meslek komitesi üyeliği bir unvan değil, dört yıl süren bir sorumluluktur. Ancak temsilin niteliğini yalnızca kimin seçildiği belirlemiyor. Adayların nasıl bir seçim ortamında yarıştığı, üyelerin hangi söylemlerle yönlendirildiği ve seçim sırasında oluşan ilişkiler de dört yıllık çalışma dönemini doğrudan etkiliyor. Seçim sırasında kurulan kamplar kolay dağılmıyor MTSO’da meslek komitesi üyeliğinden başlayarak meclis, yönetim kurulu üyeliği ve yönetim kurulu başkanlığı aşamalarından geçtim. Kurumun hemen her kademesinde görev yapıp birçok seçim yaşadım. Bu süreçlerde yalnızca seçim sonuçlarını değil, komite seçimlerinden yönetim kurulu başkanlığına kadar üyelerin nasıl yönlendirildiğini, listelerin hangi ilişkiler üzerinden şekillendiğini ve hangi söylemlerin daha etkili olduğunu da yakından gözlemledim. Seçimi kazanmak için kullanılan en kolay yöntemlerden biri, rakibi aynı kuruma hizmet etmek isteyen farklı bir aday olarak görmek yerine, yenilmesi gereken bir karşı taraf olarak göstermektir. Önce çeşitli gerekçeler üretilir. Ardından insanlar kamplara ayrılır. Rakip liste bazen etnik kökenlerle, bazen hemşerilik ilişkileriyle, bazen de Mersinlilik üzerinden kurulan dışlayıcı söylemlerle tanımlanır. Bu yaklaşım beni her zaman rahatsız etti. Çünkü MTSO farklı kökenlerden, farklı siyasi düşüncelerden, farklı sektörlerden ve farklı büyüklükteki işletmelerden oluşan ortak bir kurumdur. İnsanların doğdukları kent, aile kökenleri veya siyasi ilişkileri üzerinden ayrıştırılması yalnızca seçim ortamını germiyor. Seçimden sonra birlikte çalışması gereken meclis ve meslek komitelerinin arasına da güvensizlik yerleştiriyor. Birbirini seçim sırasında düşman gibi gören insanların, ertesi gün aynı masa çevresinde Mersin’in ortak sorunlarına çözüm üretmesini beklemek kolay değildir. 2018 yılında yönetim kurulu başkanlığına aday olduğumda, bu ayrıştırıcı anlayıştan rahatsız olan ve daha kapsayıcı bir oda isteyen arkadaşlarla bir araya geldik. Farklı çevrelerden gelen insanların birbirini dışlamadan aynı amaç etrafında buluşabildiği bir oluşum ortaya çıktı. O seçimde 99 meclis üyesinden 64’ünün desteğini aldık. Diğer aday 30 oy aldı, 5 oy ise geçersiz sayıldı. Ben bu sonucu yalnızca kişisel bir seçim başarısı olarak görmedim. Ayrıştırma yerine birlik düşüncesinin, farklılıkları düşmanlık nedeni saymayan bir oda anlayışının karşılık bulması olarak değerlendirdim. Kentte de bu sonucun geniş bir memnuniyet oluşturduğunu hissettim. Savunduğum birleştirici anlayışın kalıcı bir kurumsal kültüre dönüşebileceğine inandım. İdealimi gerçekleştirmiştim. Ya da öyle sanmıştım. Bir sonraki seçim döneminde eski alışkanlıkların tamamen ortadan kalkmadığını gördüm. Bu defa hemşerilik ve kimlik üzerinden yapılan ayrıştırmanın yanında ekonomik çıkar ilişkileri de daha görünür hale geldi. Benim gözlemim ve kanaatim, iktidar veya muhalefet ayrımı olmaksızın bazı siyasi aktörlerin de belirli gruplara yakın durarak MTSO seçimleri üzerinde etkili olmaya çalıştıkları yönündeydi. Etik sınırları zorlayan yöntemlere, çıkar hesaplarına ve kurumu gereğinden fazla yıpratan bir mücadeleye tanık olduk. Bu noktada kişileri tartışmak istemiyorum. Asıl mesele, oda seçimlerinin iş dünyasının kendi temsilcilerini belirlediği demokratik bir yarış olmaktan çıkıp siyasi ve ekonomik nüfuz mücadelesine dönüşme tehlikesidir. Seçim kazanmak için kullanılan kutuplaştırıcı dil ve etik dışı yöntemler yalnızca adayları yıpratmaz. MTSO’nun güvenilirliğine de zarar verir. Üstelik seçim bittiğinde geride, aynı çatı altında birlikte çalışması gereken fakat birbirine güveni azalmış bir meclis bırakır. 2022 yılındaki yönetim kurulu başkanlığı seçiminde üç aday yarıştı. Ben 44 oy aldım. En yakın aday 43, diğer aday 27 oy aldı ve bir oy geçersiz sayıldı. Seçimi yalnızca bir oy farkla kazandık. Bir önceki seçimde oluşan geniş birlikten sonra seçimin bir oy farkla sonuçlanması benim için önemli bir uyarıydı. Bir seçimi kazanmak, ayrıştırıcı seçim kültürünü ortadan kaldırmaya yetmiyordu. Seçimin hemen ardından yalnızca bize oy verenlerin değil, 115 meclis üyesinin tamamının başkanı olarak hareket edeceğimizi söyledim. Üyeleri birbirine küstüren seçim sisteminin değiştirilmesi için çalışılması gerektiğini de özellikle ifade ettim. Kapsayıcı bir başkanın veya iyi niyetli bir grubun varlığı önemlidir, ancak tek başına yeterli değildir. Seçim düzeni kamplaşmayı ödüllendiriyor, üyeler korkular veya aidiyetler üzerinden yönlendiriliyor, siyasi ve ekonomik etki girişimlerine karşı kurumsal güvenceler oluşturulamıyorsa aynı sorunlar her seçimde yeniden yaşanabilir. Bu nedenle MTSO seçimlerinde yalnızca adayların kim olduğu değil, yarışın hangi kurallar ve hangi dil içinde yürütüldüğü de önemlidir. Adaylara eşit koşullar sağlanmalı, oda kaynakları ve kurumsal bilgiler hiçbir grubun lehine kullanılmamalı, etnik kökeni, hemşeriliği veya siyasi yakınlığı seçim aracına dönüştüren anlayış açık biçimde reddedilmelidir. Daha önce de yazdığım gibi, MTSO seçimleri yalnızca bir yönetim yarışı değildir. Mesele aynı zamanda temsil adaleti, kurumsal güven ve bütün adayların eşit koşullarda yarışabilmesidir. (MTSO SEÇİMLERİNDE ASIL MESELE: GÜVEN, ŞEFFAFLIK VE EŞİT REKABET) MTSO seçimleri düşmanların karşı karşıya geldiği bir mücadele değil, aynı kuruma hizmet etmek isteyen farklı adayların üyelerin güvenini kazanmaya çalıştığı demokratik bir yarış olmalıdır. Çünkü seçim sırasında parçalanan bir meclisin, seçimden sonra Mersin için ortak akıl üretmesi kolay değildir. Seçim dönemindeki hareketlilik neden dört yıl sürmüyor? Seçim dilinin yarattığı ayrışma önemli bir sorundur. Ancak temsil bakımından başka bir sorun daha vardır: Seçimi kazanmak için gösterilen yoğun çabanın, seçimden sonraki dört yıllık çalışma dönemine aynı ölçüde taşınmaması. Oda seçimleri yaklaşırken olağanüstü bir hareketlilik başlar. Telefonlar açılır. İşletmeler ziyaret edilir. Listeler hazırlanır. Yemekler düzenlenir. Uzun zamandır görüşülmeyen üyeler hatırlanır. Sektörün sorunlarından, birlikten, dayanışmadan ve yeni projelerden söz edilir. Seçim sona erdiğinde bu hareketlilik çoğu zaman aynı güçle devam etmiyor. Dört yıl boyunca temsil ettiği sektörün üyeleriyle düzenli toplantı yapmayan, onların iş yerlerine gitmeyen, sorunlarını yazılı önerilere dönüştürmeyen ve meclis kürsüsünde sektörü adına tek bir görüş ortaya koymayan üyeler olabiliyor. Bu durum yalnızca MTSO’ya özgü değildir. Birçok meslek kuruluşunda seçilmiş görevler zamanla toplumsal statü alanına dönüşebiliyor. Kartvizitte “meclis üyesi” yazması önemseniyor. Protokolde görünmek, toplantılarda ön sıralarda bulunmak ve belirli çevrelere daha kolay ulaşmak değerli görülüyor. Fakat bu unvanın üyeye ve sektöre karşı yüklediği sorumluluk aynı ölçüde hatırlanmıyor. Oysa meclis üyeliği dört yıllık bir seyircilik görevi değildir. Meclis üyesi yalnızca önüne gelen gündem maddelerine el kaldırmak için seçilmez. Temsil ettiği sektörün durumunu izlemek, üyelerle iletişim kurmak, sorunları meclise taşımak, yönetim kurulunu gerektiğinde uyarmak ve çözüm önerileri geliştirmek için seçilir. Bir meclis üyesinin dört yıl boyunca hiç konuşmaması, hiçbir öneri getirmemesi ve herhangi bir sektör çalışmasında sorumluluk almaması normal karşılanmamalıdır. Sessiz kalmak her zaman uyumlu çalışmak anlamına gelmez. Bazen yalnızca sorumluluk almamaktır. Meclis üyesi kime karşı sorumludur? Meclis üyeliğine seçilen kişi zaman içinde kendisini yalnızca oda yönetimine veya birlikte seçildiği komite listesine karşı sorumlu hissedebilir. Oysa ilk sorumluluğu kendisini seçen meslek grubunadır. Temsilci, yönetimin görüşlerini sektörüne anlatan tek yönlü bir haberci olmamalıdır. Asıl görevi sektörün sesini yönetime taşımaktır. Gerektiğinde yönetimden farklı düşünmeli, eksikleri açıkça söylemeli ve üyelerinin ortak hakkını savunabilmelidir. Oda meclisinde farklı görüşlerin bulunması bir zayıflık değildir. İyi yönetildiğinde kurumun ortak aklını güçlendirir. Her konuda aynı düşünen, hiçbir kararı sorgulamayan ve yönetimden gelen bütün önerileri tartışmadan kabul eden bir meclis görünürde huzurlu olabilir. Fakat böyle bir yapı, sektörlerde biriken sorunların yönetime ulaşmasını engelleyebilir. Kurumsal birlik, herkesin susması değildir. Birlik, farklı görüşlerin özgürce söylenebilmesi ve sonunda ortak yarar doğrultusunda karar verilebilmesidir. Meclis üyelerinin dört yıllık karnesi olmalı Bu nedenle yönetim kurulunun başkan da dahil, her meslek komitesi ve meclis üyesi için bağımsız bir kurum tarafından dört yıllık bir faaliyet karnesi hazırlanmasını gerekli görüyorum. Bu karne insanları teşhir etmek, küçük düşürmek veya seçim dönemlerinde kişisel hesaplaşmanın aracı haline getirmek amacıyla kullanılmamalıdır. Amaç, seçilmiş temsilcinin görevini ne ölçüde yerine getirdiğini üyelerin görebilmesidir. Karnede toplantılara katılım, mecliste yapılan konuşmalar, verilen yazılı öneriler, sektör üyeleriyle gerçekleştirilen toplantılar, hazırlanan raporlar, gündeme taşınan sorunlar, kamu kurumlarına iletilen talepler, desteklenen projeler ve sonuçlandırılan çalışmalar bulunmalıdır. Ancak yalnızca toplantıya katılmak yeterli bir performans göstergesi sayılmamalıdır. Bir insan bütün toplantılara katıldığı halde dört yıl boyunca hiçbir katkı sunmayabilir. Aynı biçimde çok konuşmak da tek başına başarı değildir. Önemli olan konuşmanın sektörün gerçek sorunlarına dayanması, uygulanabilir öneriler içermesi ve sonucunun takip edilmesidir. Karne sayıların yanında niteliği de değerlendirmelidir. Karnenin notunu temsil edilen üyeler de vermeli Performans değerlendirmesinin en önemli parçalarından biri, temsil edilen sektör üyelerinin görüşü olmalıdır. Her yıl veya en azından görev döneminin ortasında ve sonunda meslek grubu üyelerine kısa bir değerlendirme anketi gönderilebilir. Üyelere temsilcilerinin kim olduğunu bilip bilmedikleri, kendilerine ulaşıp ulaşamadıkları, sektör sorunları hakkında düzenli bilgi alıp almadıkları, görüşlerinin dinlenip dinlenmediği ve yapılan çalışmaların somut bir sonuç üretip üretmediği sorulmalıdır. Bu değerlendirmeler yalnızca oda yönetiminin önünde duran kapalı bir rapora dönüşmemelidir. İlgili meslek grubunun üyeleriyle de paylaşılmalıdır. Temsilcilerin dört yıllık karneleri bir sonraki seçim öncesinde yayımlanırsa üyeler kararlarını yalnızca dostluklara, listelere veya seçim döneminde verilen sözlere göre vermez. Geçmiş dört yılın sonuçlarını da değerlendirebilir. Yeniden aday olan bir meclis üyesi, “Bu dönem şunları yapacağım” demeden önce “Geçen dört yılda şunları yaptım” diyebilmelidir. Performans ölçmek cezalandırmak değildir Bazıları böyle bir değerlendirmenin meclis üyeleri üzerinde baskı oluşturacağını düşünebilir. Ben tersine inanıyorum. Ölçülmeyen görev zamanla belirsizleşir. Beklentinin ne olduğu bilinmiyorsa insanlardan güçlü bir performans göstermelerini istemek de zorlaşır. Göreve başlarken her komitenin ve meclis üyesinin sorumlulukları açıkça anlatılır, dönem sonunda hangi ölçütlerle değerlendirileceği önceden bilinirse sistem daha adil işler. Üstelik performans karnesi yalnızca çalışmayanları göstermek için kullanılmamalıdır. Gerçekten emek veren, zaman ayıran, proje üreten ve sektör üyeleri arasında güven oluşturan insanlar da görünür hale gelmelidir. Bugün çok çalışanla hiç çalışmayan bir temsilci çoğu zaman aynı koşullarda yeniden aday olabiliyor. Üyenin elinde karşılaştırma yapabileceği düzenli bir bilgi bulunmuyor. Bu durum çalışanın emeğini değersizleştiriyor, çalışmayanı ise sorumluluktan kurtarıyor. Komiteler sektörün bütününü temsil etmeli Meslek komitelerinin oluşumunda yalnızca kişilerin yetkinliği değil, sektörün farklı kesimlerinin temsili de önemlidir. Bazı meslek gruplarında çok büyük şirketlerle küçük aile işletmeleri aynı grupta yer alıyor. İhracat yapan firmayla yalnızca yerel piyasada çalışan işletmenin sorunları aynı olmayabiliyor. Yeni kurulmuş bir girişimle onlarca yıllık şirketin beklentileri farklılaşabiliyor. Komite listeleri hazırlanırken sektörün bütününü gözeten bir denge kurulmalıdır. Büyük, orta ve küçük işletmelerin; üretici, satıcı ve hizmet sağlayıcıların; kent merkezinde ve ilçelerde faaliyet gösteren üyelerin sesi mümkün olduğunca komitelere yansıtılmalıdır. Kadınların ve genç iş insanlarının yalnızca listeyi tamamlayan isimler olarak değil, gerçek sorumluluk üstlenen temsilciler olarak sürece katılması da önemlidir. Birbirine çok benzeyen insanlardan oluşan bir komite, sektörün yalnızca bir bölümünü görebilir. Adaylar seçimden önce çalışma niyetlerini açıklamalı Seçim sürecini daha nitelikli hale getirmenin yollarından biri, adayların meslek grubu üyelerine kısa bir çalışma taahhüdü sunmasıdır. Aday neden görev istediğini, sektörünün en önemli sorunlarını nasıl gördüğünü, üyelerle hangi yöntemle iletişim kuracağını ve dört yılın sonunda hangi sonuçlarla değerlendirilmek istediğini açıklamalıdır. Bu açıklamalar oda tarafından bütün adaylara eşit koşullarda sunulan ortak bir dijital alanda yayımlanabilir. Böylece seçim yarışı yalnızca isimler, listeler ve ilişkiler arasında değil; düşünceler, projeler ve çalışma önerileri arasında da gerçekleşir. Seçimde eşitlik bilgiye erişimde eşitlikle başlar. Oda personeli, kurumsal imkânlar, bilgi sistemleri ve üye verileri hiçbir aday grubunun lehine kullanılamaz. Kurumsal tarafsızlık yalnızca hukuki değil, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluktur. (MTSO SEÇİMLERİNDE ASIL MESELE: GÜVEN, ŞEFFAFLIK VE EŞİT REKABET) Yönetim de komiteleri dinlemek zorundadır Temsil sorununu yalnızca komite ve meclis üyelerinin çalışıp çalışmamasına indirgemek adil olmaz. Komiteler çalışıyor, rapor hazırlıyor ve öneri getiriyorsa yönetim kurulunun da bu önerilere cevap vermesi gerekir. Her komite kararının hangi aşamada olduğu izlenebilmelidir. Öneri kabul edildi mi? İlgili kuruma gönderildi mi? Reddedildiyse gerekçesi nedir? Çalışma devam ediyorsa kim takip ediyor? Aylarca cevap verilmeyen, sonucu hakkında bilgi paylaşılmayan kararlar zamanla isteksizlik yaratır. İnsanlar önerilerinin karşılıksız kaldığını düşündüğünde toplantılara yalnızca usulen katılmaya başlar. Temsilin iyi işlemesi için iki yönlü bir sorumluluk vardır. Komiteler çalışmalı, yönetim de komitelerin çalışmalarını ciddiye almalıdır. Başkanlık dönemimde komite toplantılarına katılmak için gösterdiğim çabanın temelinde bu düşünce vardı. Yönetimin sektörü dinlediğini komite üyelerine hissettirmek yalnızca moral vermek için değil, kararların niteliğini yükseltmek için de gerekliydi. Bugünden geriye baktığımda bunun kişisel bir çalışma yöntemi olarak kalmaması gerektiğini düşünüyorum. Komite kararlarının hangi aşamada bulunduğunu gösteren, yönetimler değişse de devam edecek kurumsal bir takip sistemi kurulmalıdır. Bu konuda benim dönemimde yetersiz de olsa bir sistem kurmuştuk; umarım bu sistemin kullanılması sürdürülüyordur. Odanın gücü tabanından gelir Bir ticaret ve sanayi odasının binası ne kadar büyük, bütçesi ne kadar güçlü ve başkanı ne kadar tanınmış olursa olsun, tabanıyla bağı zayıfsa temsil gücü de zayıflar. MTSO’nun asıl kaynağı üyeleridir. Meslek komiteleri üyelere ulaşmıyor, meclis üyeleri sektörleriyle düzenli ilişki kurmuyor ve üyeler temsilcilerinin dört yıl boyunca ne yaptığını bilmiyorsa oda tabanından yeterince beslenmiyor demektir. Böyle bir yapıda başkan ve yönetim kurulu iyi niyetli ve çalışkan olsa bile bütün sektörlerin sorunlarını doğru biçimde görmeleri mümkün değildir. Temsil bir seçim günüyle sınırlı değildir. Oy vermek temsilin başlangıcıdır. Asıl temsil, seçildikten sonraki dört yıl boyunca dinlemek, konuşmak, araştırmak, hesap vermek ve sonuç üretmekle gerçekleşir. Meslek komiteleri ve meclis üyeleri bu sorumlulukla hareket ettiğinde MTSO yalnızca üyeler adına konuşan değil, üyelerinden bilgi, güven ve güç alan bir kurum haline gelir. O zaman hizmet de daha doğru yere ulaşır. Çünkü temsil olmadan hizmet olmaz. Bir sonraki yazıda meslek komitelerinin seçildikten sonra nasıl araştıran, çalışan ve proje üreten yapılara dönüştürülebileceğini ele alacağım. “Meslek Komiteleri Nasıl Çalışan Bir Yapıya Dönüşür?” başlıklı üçüncü yazıda buluşmak üzere, esen kalın.

  • MTSO’YU İÇERİDEN VE DIŞARIDAN GÖRMEK–1

    BU YAZI DİZİSİ HANGİ DENEYİMLERDEN DOĞDU? Bu yazı dizisi, MTSO’yu beş yıl boyunca içeriden yönetirken yaşadıklarımın, görev öncesinde ve sonrasında dışarıdan yaptığım gözlemlerin bir toplamıdır. Amacım geçmiş bir dönemi övmek ya da bugünkü yönetimi yargılamak değil; deneyimden süzülen derslerden yola çıkarak MTSO’nun üyelerine ve Mersin’e nasıl daha fazla katkı verebileceğini tartışmaktır. Bir kurumu iki taraftan görmek Bu yazı dizisini yalnızca Mersin Ticaret ve Sanayi Odasını dışarıdan izleyen ya da odaların nasıl çalışması gerektiğini kuramsal olarak değerlendiren biri olarak kaleme almıyorum. MTSO’yu uzun yıllar dışarıdan izledim. 2018 ile 2023 yılları arasında beş yıl boyunca Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini üstlendim ve kurumu içeriden görme olanağı buldum. Görevimin sona ermesinden bu yana da yaklaşık üç yıldır MTSO’yu yeniden dışarıdan izliyorum. İçeriden bakarken bir kurumun olanaklarını, sorumluluklarını, işleyişini ve karşılaştığı güçlükleri görüyorsunuz. Dışarıdan baktığınızda ise yapılan çalışmaların üyelerde ve kentte nasıl karşılık bulduğunu, hangilerinin kalıcı olduğunu, hangilerinin zaman içinde etkisini kaybettiğini daha rahat değerlendirebiliyorsunuz. Başkanlık görevim sırasında küçük esnaftan sanayiciye, ihracatçıdan hizmet sektöründe faaliyet gösteren işletmelere kadar çok farklı kesimlerle aynı masaya oturdum. Bankalarla iş dünyasının krediye erişimini, zamanından önce geri çağrılan kredileri ve finansman sorunlarını görüşmek üzere defalarca bir araya geldik. MTSO’nun profesyonel kadrosunu, meslek komitelerini, meclisini ve yönetim kurulunu içeriden gözlemledim. Kamu kurumlarıyla, belediyelerle, üniversitelerle, meslek kuruluşlarıyla, sivil toplum örgütleriyle, basın kuruluşlarıyla ve siyasetçilerle birlikte çalışma fırsatı buldum. Bunların yanı sıra MTSO üyesi olmayan, odayla doğrudan ilişkisi bulunmayan Mersinlilerle de temas ettim. Onların MTSO’yu nasıl gördüklerini, kentteki bir ticaret ve sanayi odasından ne beklediklerini dinledim. Çünkü bir odanın aldığı kararlar yalnızca üyelerini değil, üretimden istihdama, yatırımlardan kent yaşamına kadar çok geniş bir çevreyi etkiliyor. Bu nedenle “MTSO’YU İÇERİDEN VE DIŞARIDAN GÖRMEK” yazı dizisindeki değerlendirmeler kısa süreli bir gözleme değil; iş dünyasıyla, toplumla ve kurumlarla kurulan uzun soluklu ilişkilerden doğan bir deneyime dayanıyor. Kriz günlerinde odanın gerçek işlevi MTSO Başkanlığı döneminde edindiğimiz deneyimler yalnızca olağan zamanlardaki oda çalışmalarıyla sınırlı kalmadı. Pandemi ve ardından yaşanan Kahramanmaraş merkezli depremler, hem kurumların hem de insanlar arasındaki ilişkilerin gerçek anlamda sınandığı dönemler oldu. Bütün bunlara giderek ağırlaşan ekonomik sorunlar da eklendi. Pandemi başladığında iş dünyası büyük bir belirsizlik içindeydi. İşletmeler kapanma tehlikesiyle, çalışanlar işlerini kaybetme korkusuyla, üreticiler ise tedarik sorunlarıyla karşı karşıyaydı. Yerel marketler ve gıda dışı perakende işletmeleri, kısıtlamalar sırasında açık kalabilen ve gıda dışındaki birçok ürünü de satan ulusal zincir marketler karşısında haksız rekabet yaşadıklarını söylüyordu. Birçok küçük işletme kapalıyken ya da çok sınırlı saatlerde çalışabilirken, tüketiciler ihtiyaçlarının önemli bir bölümünü zincir marketlerden karşılıyordu. Hangi kararın ne zaman değişeceği bilinmiyor, farklı sektörlerden her gün yeni bir sorun geliyordu. Böyle dönemlerde hazır reçeteler bulunmaz. Önce insanları dinlemek, doğru soruyu sormak, sahadan gelen bilgiyi hızla değerlendirmek ve ilgili kurumlara zamanında ulaştırmak gerekir. MTSO olarak pandemi döneminde sektörlerle sürekli iletişim içinde olduk. Üyelerden gelen sorunları ve talepleri, bakanlıklar başta olmak üzere ilgili kurumlara taşıdık. Bir taraftan salgınla mücadeleye katkı vermeye, diğer taraftan ekonomik hayatın tamamen durmasını önlemeye çalıştık. İş dünyasıyla kamu kurumları arasındaki bilgi akışının hızlanmasının ne kadar önemli olduğunu yaşayarak gördük. Sorunun yalnızca doğru olması yetmiyordu. Doğru zamanda, doğru bilgiyle ve çözüm önerisiyle birlikte doğru kuruma ulaştırılması gerekiyordu. Pandemi bize yalnızca kriz yönetimini öğretmedi. Fedakârlığın, dayanışmanın ve empatinin ekonomik hayatın dışında kalan kavramlar olmadığını da gösterdi. Bir işletmenin ayakta kalması yalnızca o işletmenin sahibini ilgilendirmiyordu. Çalışanından tedarikçisine, müşterisinden çalışanların ailelerine kadar geniş bir çevre aynı süreçten etkileniyordu. Bir sektörün sorunu kısa süre içinde başka sektörlerin de sorunu haline gelebiliyordu. O günlerde MTSO’nun görevinin yalnızca üyelerden gelen talepleri kamu kurumlarına iletmek olmadığını daha açık biçimde anladık. Üyeler arasında dayanışmayı sağlamak, doğru bilgiyi yaymak, paniği azaltmak, çözüm kanallarını açık tutmak ve kurumlar arasındaki diyaloğu sürdürmek de odanın sorumluluğundaydı. Depremde birliğin gücü Deprem süreci çok daha ağır bir insanlık sınavıydı. Depremin hemen ardından Mersin, doğrudan büyük bir fiziki yıkıma uğramamış olsa da çok sayıda depremzedeyi karşılayan, deprem bölgesine insan, araç, malzeme ve lojistik destek sağlayan başlıca kentlerden biri haline geldi. MTSO Meclisini olağanüstü topladık. Ardından 41 meslek komitesinin başkanlarıyla bir araya gelerek yapılan çalışmaları ve önümüzdeki ihtiyaçları değerlendirdik. Lojistik sektöründeki üyelerimizin desteğiyle kurtarma ekiplerinin ve yardım malzemelerinin deprem bölgesine ulaştırılması için çalışmalar yürütüldü. Mersin’e gelen depremzedelerin gıda ve barınma ihtiyaçlarının karşılanmasına katkı sağlandı. İş insanları, üyelerimiz ve gönüllüler imkânlarını paylaşmak için harekete geçti. Bu süreçte iş insanlarının, çalışanların, belediyelerin, kamu kurumlarının, sivil toplum kuruluşlarının ve gönüllülerin nasıl büyük bir özveriyle hareket edebildiğine tanık olduk. Normal zamanlarda farklı düşünen, farklı kurumlarda çalışan, hatta zaman zaman birbirleriyle rekabet eden insanlar aynı amaç etrafında birleşebildi. MTSO olarak birliğin gücünü en somut biçimde o günlerde yaşadık. Bir oda yönetiminin bütün sorunları tek başına çözmesi elbette mümkün değildir. Fakat oda, doğru insanları bir araya getirebilir. İhtiyaç ile imkân arasında bağlantı kurabilir. Kurumlar arasındaki iletişimi hızlandırabilir ve dağınık çabaların ortak bir hedefe yönelmesini sağlayabilir. Pandemi ve deprem dönemlerinden çıkardığım en önemli derslerden biri şudur: Kurumların gerçek gücü yalnızca bütçelerinden, binalarından ya da yasal yetkilerinden kaynaklanmaz. Güç, ihtiyaç anında harekete geçebilen insanlardan, insanlar arasında kurulmuş güvenden ve birlikte çalışma alışkanlığından doğar. Deneyimin içinde özeleştiri de var Elbette beş yıl boyunca her şeyi doğru yaptığımızı söyleyemem. Bazı konularda sonuç aldık. Bazı konularda istediğimiz ilerlemeyi sağlayamadık. Kimi çalışmalar kalıcı yapılara dönüştü, kimileri ise toplantıların, raporların veya iyi niyetli girişimlerin ötesine geçemedi. Bu yazı dizisinin bir değeri olacaksa, yalnızca yapılan işlerden değil, yapılamayanlardan ve eksik bırakılanlardan çıkardığımız derslerden de kaynaklanacaktır. Kurumsal deneyim yalnızca başarıların toplamı değildir. Sonuçlandırılamayan işler, yanlış tercihler ve yeterince üzerinde durulmayan konular da doğru değerlendirildiğinde geleceğe ışık tutabilir. Makine mühendisliği eğitimim bana sorunları parçalara ayırmayı, neden ile sonucu birbirinden ayırmayı ve ölçmeden karar vermemeyi öğretti. Sanayicilik ve ticaret hayatı ise kâğıt üzerinde doğru görünen her kararın sahada aynı sonucu vermediğini gösterdi. İş dünyasında bir sorunu yalnızca tarif etmek yetmez. Uygulanabilir çözüm üretmek, kaynak bulmak, insanları ikna etmek, süreci izlemek ve sonuç almak gerekir. MTSO Başkanlığı sırasında öğrendiğim en önemli konulardan biri de bir kentin yalnızca kurumların resmî raporlarından anlaşılamayacağıdır. Bazen küçük bir işletmenin finansmana erişememesi, bazen bir sanayi tesisindeki üretim sorunu, bazen iş arayan bir gencin anlattıkları, bazen de afet sonrasında kalacak yer bulamayan bir ailenin yaşadıkları, kentin gerçeklerini istatistiklerden daha açık biçimde gösterir. Bu yazı dizisini neden yazıyorum? Bu yazı dizisindeki değerlendirmeler, geçmiş bir yönetim döneminin başarılarını anlatmak veya bugünkü yöneticileri hedef almak amacıyla kaleme alınmadı. Kurumları yalnızca kişiler üzerinden tartışmanın Mersin’e fazla bir yararı olmadığına inanıyorum. Yöneticiler değişir. Asıl önemli olan, kurumun çalışma düzeninin, temsil yapısının ve üyeleriyle kurduğu ilişkinin ne ölçüde geliştiğidir. Görev yaptığım sürede benden önceki başkanların odanın kurumsal yapısını ve kurumsal işleyişini iyi bir seviyeye getirdiklerini gördüğüm gibi eksik ya da geliştirilmesi gerekenleri de gördüm. Dışarıdan baktığımda da odanın birleştirici gücünün geliştirilmesi gerektiğini gördüm. Konuşmamız gereken, kim görevde olursa olsun MTSO’nun nasıl daha demokratik, daha üretken, daha şeffaf, daha katılımcı ve kapsayıcı, daha dayanışmacı ve daha fazla sonuç alabilen bir kurum haline getirilebileceğidir. Pandemi ve deprem günlerinde MTSO çatısı altında birlikte hareket etmenin, fedakârlığın ve hızlı çözüm üretmenin gücünü gördük. Asıl mesele, bu çalışma kültürünü yalnızca kriz günlerinde hatırlamamak ve odanın günlük işleyişine yerleştirebilmektir. Bunun için önce MTSO’nun temelinden, meslek komitelerinden ve meclisteki temsil anlayışından başlamak gerekiyor. Çünkü doğru temsil kurulmadan üyeye gerçek anlamda hizmet verilmesi, üyelerinden güç almayan bir odanın da kente yön vermesi kolay değildir. Bir sonraki yazıda bu temsil düzenini, meslek komiteleri ve meclis üyelerinin sorumlulukları üzerinden ele alacağım. “Temsil Olmadan Hizmet Olmaz” başlıklı ikinci yazıda buluşmak üzere, esen kalın. Ayhan KIZILTAN, Mersin 14/07/2026

  • CHP'DE KRİZİN ÇÖZÜMÜ: ÜYENİN İRADESİ, DELEGENİN TÜZÜKSEL ONAYI

    Bence CHP’nin içine sürükletilen bu ağır krizden çıkışın en mantıklı, en meşru ve en birleştirici yolu, Genel Başkan adayının tüm CHP üyelerinin katılımıyla yapılacak bir ön seçimle belirlenmesidir. CHP'de krizin çözümü bir an önce sağlanmalıdır. Burada özellikle altı çizilmesi gereken nokta şudur: Bu öneri, CHP tüzüğünün öngördüğü Kurultay düzenini devre dışı bırakmak için değil, tam tersine o düzeni daha güçlü bir demokratik meşruiyetle tamamlamak için yapılmaktadır. CHP tüzüğüne göre Genel Başkan seçimi Kurultayda yapılır. Bu nedenle tüm üyelerin katılımıyla yapılacak ön seçim, doğrudan Genel Başkan seçimi olarak değil, partinin en geniş taban iradesini ortaya koyan demokratik bir aday belirleme yöntemi olarak planlanmalıdır. Yani yöntem şu olmalıdır: Genel Başkan adayları, tüm CHP üyelerinin katıldığı bir ön seçimde yarışır. Ön seçimde birinci gelen aday, CHP üyelerinin ortak iradesi olarak öne çıkar. Ardından bu aday, CHP tüzüğüne uygun biçimde Kurultay delegelerinin oyuna sunulur. Kurultay delegeleri de tüzüğün kendilerine verdiği yetkiyle bu adayı oylayarak Genel Başkan seçimini resmileştirir. Böylece iki meşruiyet aynı zeminde birleşmiş olur: Üyenin demokratik iradesi. Kurultay delegelerinin tüzüksel onayı. Bu yöntemle ne üyenin iradesi yok sayılır ne de Kurultay delegelerinin tüzükten doğan seçme yetkisi tartışmaya açılır. Tam tersine, her iki irade birbirini tamamlar. Bu nedenle bu süreç mutlaka hukuken itiraza mahal bırakmayacak biçimde planlanmalı ve yürütülmelidir. Ön seçimin niteliği, takvimi, seçmen listeleri, adaylık koşulları, sandık güvenliği, oy verme yöntemi, sayım usulü, itiraz mekanizması, sonuçların ilanı ve Kurultay’a taşınma biçimi en baştan açık, şeffaf ve yazılı kurallara bağlanmalıdır. Amaç yeni bir tartışma alanı açmak değil, mevcut krizi tartışmasız bir demokratik meşruiyet zeminiyle sonlandırmak olmalıdır. Bu nedenle ön seçim, “tüzüğün yerine geçen” bir işlem gibi değil, “tüzüğün öngördüğü Kurultay seçimini önceleyen ve ona güçlü bir demokratik dayanak kazandıran” bir yöntem olarak kurgulanmalıdır. Bu yapılırsa kavga zemini büyük ölçüde ortadan kalkar. Üye “benim iradem alındı” der. Delege “ben tüzüğün verdiği yetkiyi kullandım” der. Parti “ben bu krizi demokratik olgunlukla aştım” der. Aslında CHP’nin önündeki mesele yalnızca “kim Genel Başkan olacak?” meselesi değildir. Asıl mesele, CHP’nin bu krizden nasıl çıkacağı, üyelerine nasıl güven vereceği ve Türkiye’ye nasıl iktidar alternatifi sunacağıdır. Bence artık siyasi partilerde genel başkan adaylarının yalnızca dar delege ilişkileriyle değil, tüm üyelerin katılımıyla şekillenen daha geniş bir demokratik iradeyle belirlenmesi ciddi biçimde tartışılmalıdır. Demokrasi, en geniş katılımın sağlandığı yerde güç kazanır. Bu anlayış yalnızca siyasi partiler için değil, TOBB’a bağlı oda ve borsalar gibi temsil esasına dayalı kurumların başkanlarının seçimi için de örnek alınması gereken bir yöntemdir. CHP’NİN ZAMAN KAYBETME LÜKSÜ YOK CHP, yerel seçimlerde birinci parti olmak için çok uzun yıllar (47 yıl) bekledi. Bugün bu başarıyı iç tartışmalarla gölgelemek yerine, Türkiye’ye umut verecek daha güçlü bir siyasal hatta dönüştürmek zorundadır. Benim kişisel olarak bu süreçlerden bir beklentim yok. Geçmişte iki kez aday olma girişimim oldu. Sonuç ne olursa olsun, benim için asıl mesele makam değil, ilke, liyakat ve demokrasidir. O nedenle sorulması gereken soruları rahatça sorabiliyorum, önerilerimi rahatça sunuyorum. Ancak bu soruları birilerini hedef almak için değil, CHP’nin bu süreçten zarar görmeden çıkmasına katkı sunmak için soruyorum; CHP Türkiye Demokrasisi için çok önemli bir partidir, dolayısıyla Türkiye’de yaşayan tüm insanları ilgilendirir. Önce bazı tespitler yapmak gerekir: Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi’nin verdiği mutlak butlan kararı, 4-5 Kasım 2023 tarihli 38. Olağan Kurultay öncesindeki duruma dönülmesine hükmederek, Kemal Kılıçdaroğlu ve o dönemki parti organlarına “karar kesinleşinceye kadar tedbiren görevi üstlenme ve göreve iade” yetkisi vermiştir. Bu kararın hukuki niteliği ve sınırları konusunda farklı hukukçular tarafından çeşitli değerlendirmeler yapılmaktadır. Birçok uzman, mahkemenin bu kararla Yüksek Seçim Kurulunun alanına giren bir konuda tartışmalı bir pozisyon aldığını dile getirmektedir. Ancak hukukçuların ortaklaştığı temel noktalardan biri şudur: Bu karar, tedbiren görevlendirilen yönetime mutlak, sınırsız ve kalıcı bir siyasi yetki vermemektedir. Tedbiren görevlendirilen yönetimin görev ve yetkileri, kanaatimce şu çerçevede değerlendirilmelidir: 1. Mutat ve zorunlu işlerin yürütülmesi Tedbiren göreve getirilen yönetim, partinin günlük, zorunlu ve rutin işlerini yürütmelidir. Temel görev, partinin tüzel kişiliğini ve kurumsal bütünlüğünü korumaktır. 2. Kalıcı ve geleceğe yönelik işlemlerden kaçınılması Tedbiren görevlendirilen yönetim, partinin gelecekteki siyasi iradesini bağlayacak kalıcı işlemler yapmaktan kaçınmalıdır. Çünkü tedbir niteliğindeki bir görev, kalıcı siyasal tasarruf yetkisi olarak yorumlanmamalıdır. 3. Yeni organ ve kurul oluşturma konusunda dikkatli olunması Karar, yeni bir siyasi yapı kurma ya da partiyi yeniden tasarlama yetkisi olarak görülmemelidir. Buradaki mesele bir yenilenme değil, dava sonuçlanıncaya kadar geçici bir hukuki durumun yönetilmesidir. 4. Tarafsızlık ve bütünleştiricilik sorumluluğu Tedbiren görevlendirilen yönetimin, parti içi rekabetin tarafı gibi değil, partinin bütünlüğünü koruyan geçici bir kurumsal denge unsuru gibi davranması gerekir. Bu süreçte tasfiye, rövanş ya da dışlayıcı tutumlardan kaçınmak CHP’nin yararınadır. 5. Hukuki süreçlerde temsil sınırı Tedbiren görevden uzaklaştırılan organlar ile tedbiren görevlendirilen yönetim arasında açık bir siyasi ve hukuki gerilim bulunduğu için, devam eden davalarda esaslı tasarrufların çok dikkatli ele alınması gerekir. Parti adına yapılacak her işlem, kurumsal meşruiyet ve ileride doğabilecek sonuçlar bakımından özenle değerlendirilmelidir. 6. 38. Kurultay’ın sonuçları konusunda doğabilecek çelişkiler Eğer 38. Kurultay yok sayılıyorsa, bu kurultaydan sonra oluşan parti organlarının aldığı kararların ve belirlediği adayların hukuki ve siyasi durumu da tartışmalı hale gelebilir. Bu da yalnızca genel merkez yönetimini değil, yerel seçimlerde belirlenen adayları, seçilen belediye başkanlarını ve belediye meclisi üyelerini de tartışmanın içine çekebilir. Böyle bir zincirleme tartışma CHP’ye büyük zarar verir. ÖZETLE Mahkeme kararı tedbiren görevlendirilen yönetime partiyi kendi siyasi vizyonuna göre yeniden şekillendirme yetkisi vermemektedir. Bu süreçte esas görev, CHP’yi korumak, kurumsal bütünlüğü sürdürmek ve partiyi en kısa sürede tartışmasız bir demokratik meşruiyet zeminine taşımaktır. Bu nedenle en sağlıklı çıkış, tüm üyelerin katıldığı bir ön seçimle Genel Başkan adayının belirlenmesi, ardından bu iradenin CHP tüzüğüne uygun biçimde Kurultay delegeleri tarafından oylanarak resmileştirilmesidir. Bu yöntem hem üyeyi sürece dahil eder hem delegelerin tüzükten doğan yetkisini korur hem de parti içi meşruiyet tartışmasını büyük ölçüde sonlandırır. CHP’nin önündeki mesele artık yalnızca bir kurultay tartışması değildir. Olası bir erken seçim atmosferinde asıl sorun, ana muhalefet partisinin seçime hangi yönetimle, hangi meşruiyetle ve hangi aday belirleme yöntemiyle gideceğidir. Bu nedenle tedbiren görev üstlenenlerden beklenen, partiyi iç tartışmalara hapsetmek değil, en kısa sürede demokratik, kapsayıcı ve hukuken sağlam bir çıkış yolunun önünü açmaktır. Bu çerçevede sorulması gereken bazı yapıcı sorular vardır: CHP bu süreci ne kadar kısa sürede demokratik bir çözüme kavuşturacaktır? Yerel seçimlerde birinci parti olmayı başaran CHP, bu kazanımı büyütmek yerine yeni iç tartışmalarla zaman kaybetmemelidir. Bu başarı iktidar hedefiyle nasıl birleştirilecektir? Türkiye ağır ekonomik, sosyal ve siyasal sorunlarla karşı karşıyayken, CHP’nin enerjisi parti içi mücadeleye değil, ülkenin sorunlarına çözüm üretmeye yönelmelidir. Bu sorumluluk nasıl yerine getirilecektir? Kurultaydan sonra oluşan yönetimin belirlediği ve halkın oylarıyla seçilen belediye başkanları ile belediye meclisi üyelerinin tartışmalı hale gelmemesi için nasıl bir dikkat gösterilecektir? Tedbiren görevlendirilen yönetimin amacı CHP’yi seçime hazırlamak mı, yoksa hukuki süreç sonuçlanıncaya kadar partinin siyasal reflekslerini askıda tutmak mı olacaktır? Bu süreç iktidarın olası bir erken seçim hamlesine zemin hazırlarsa, CHP bu duruma nasıl hazırlıklı olacaktır? Bu sorular bir suçlama diliyle değil, CHP’nin tarihsel sorumluluğunu hatırlatma amacıyla sorulmalıdır. Çünkü bugün CHP’nin ihtiyacı olan şey yeni bir cepheleşme değil, ortak akıldır. CHP’nin ihtiyacı olan şey, kimsenin dışlanmadığı, kimsenin yok sayılmadığı, herkesin içine sinen bir demokratik çözüm yoludur. Bu yol bellidir: Tüm CHP üyelerinin katıldığı ön seçim. Ön seçimde birinci gelen adayın, CHP tüzüğüne uygun biçimde Kurultay delegelerinin oyuna sunulması. Kurultay delegelerinin de bu adayı oylayarak Genel Başkan seçimini resmileştirmesi. Bu yöntem, üyenin iradesini, Kurultay delegelerinin tüzüksel yetkisini ve partinin kurumsal bütünlüğünü aynı zeminde buluşturur. Yeter ki süreç hukuken itiraza mahal bırakmayacak açıklıkta, şeffaflıkta ve titizlikte planlansın. Yeter ki amaç yeni bir kavga üretmek değil, krizi bitirmek olsun. Yeter ki CHP, enerjisini kendi içine değil, Türkiye’nin geleceğine yöneltsin. Çünkü CHP’nin bir kırk altı yıl daha bekleme lüksü yoktur. Türkiye’nin de güçlü, demokratik, meşru ve iktidara hazır bir ana muhalefet partisine her zamankinden daha fazla ihtiyacı vardır.

  • İLK GAZETE YAZIM: NASIL BİR KÖŞE OLACAK, NELER YAZACAĞIM?

    Ayhan Kızıltan, ben@ayhankiziltan.com, Mersin 04/09/2023 Mersin İMECE Gazetesinde Köşe Yazmaya başladığım ve yayınlanan ilk yazımı aşağıda okumanıza sundum. Umarım kafamdakileri doğru ve etkili bir biçimde yazıya dökerim. Büyük Zaferi, 30 Ağustos Zafer Bayramı'nı kutladık! Eskilerde olduğu gibi coşkuyla mı kutladık? Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları ile yüz binlerce şehidimize minnet borcumuzu ödeyemeyiz? O halde Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu garantileyen bu kahramanlık gerçeğini şimdiki ve gelecek nesillerimizin minnet ve gurur duyarak özümsemesini sağlamalıyız. İlelebet payidar olacak Türkiye Cumhuriyeti'nin tüm vatandaşlarının bayramını kutluyorum. 30 Ağustos Zafer Bayramı hepimizin gurur duyması gereken bir ulusal bayramımızdır. Neden İMECE Günlük Gazetesinde yazıyorum? Her şeyden önce beğenerek izlediğim Mersin'in yerel gazetelerinden biridir İMECE. Geçenlerde İMECE Gazetesi sahibi Sinan Koç ile sohbet ettik. Dedi ki, 'bunca yıldır hem iş yaşamında hem sosyal yaşamda hem de özelikle Ticaret ve Sanayi Odasında yaşadığın, gördüğün, konuştuğun, bildiğin önemli konular var, engin bir deneyim ve ilişkiler ağın var.' 'Oda başkanlığından büyük bir çirkinlikle ayrılmanı sağladılar diye kızıp, küsüp köşene mi çekileceksin, bunca bilgi, deneyim seninle bir köşede durup yok mu olsun? İMECE gazetesinde köşen hazır' diye ekledi. Düşündüm, Ulusal Ekonomi ve Yerel TV kanallarında sayısını anımsamadığım kadar canlı TV Programlarına katılmıştım, Mersin ve Türkiye gündemleri konusunda sürekli fikirleri, görüşleri alınan, aranan bir Mersinliydim. Ben de 'haklısın, beni ben yapan bu kente borcum hiç bitmez, kente hizmet için bir makamda olmak gerekmez' deyip kalemi aldım elime. En güzel makam halkın gönlündeki makamdır. Türkiye ve Dünyada o kadar çok konu ve olay var ki yazacak... Türkiye'nin yaşadığı o kadar çok olay var ki; çoğu unutulamaz acı olaylar. Şehitler, bombalar, maden ocaklarındaki patlamalar, pandemi, depremler, seller, orman yangınları, çevre katliamları… İki Cumhurbaşkanlığı ve iki genel seçim, bir yerel seçim yapıldı; yeni yerel seçimler ise ufukta göründü. Siyasetteki sürekli kavga ve nefret söylemleri son derece gerdi Türkiye'yi ve germeyi de sürdürüyor. Siyasetçiler adeta sürdürülebilir nefret ve kavga siyasetinin ustası oldular. Siyasetçilerin ve gazetecilerin tutuklanmaları, seçilmişlerin görevlerinden alınıp kayyum atanmaları... Cemaat terör örgütünün darbe girişimi, bazı ülkelerle aramızda çıkan krizler, gezi parkı olayları, üniversitelere rektör atamaları krizleri, sığınmacı krizi, ekonomik krizler, inşaat krizi, döviz krizleri, papaz krizi, yabancı bir gazetecinin yok edilmesi krizi, kaçak bir mafya liderinin paylaştığı videolar… EYT, asgari ücret, aşırı fiyat artışları, vergiler, zamlar, yaşamı aşırı derecede zorlaştıran pahalılık, finansmana erişilememesi… S-400, F35 krizi, Azerbaycan-Ermenistan savaşı, Suriye iç savaşı ve sonunda Rusya-Ukrayna savaşı… Güzel olaylar da oldu... Deprem ve sel felaketlerinde halkımızın dayanışma ve yardımlaşma duygusunun verdiği kıvanç. Savunma ve Havacılık Sanayinin gelişimi, İHALAR, SİHALAR, Yerli Savaş Uçağı KAAN, Yerli Helikopter ATAK, Yerli Otomobil TOGG… Aziz Sancar'ın Nobel Ödülü alması, Voleybol Kadın Milli Takımımızın başarıları, Cimnastik Milli Sporcularımızın başarıları, Mete Gazoz' un Dünya Şampiyonluğu… Eğer gerçekse bulunan doğal gaz ve değerli maden rezervleri… Gelelim Mersin'e. Kokain kaçakçılığı ile kentimizin adının sık anılması, madde kullanan çocuklarımızın sayısının artışı… Kara paranın ekonomiyi baskı altına alması, yasal olmayan yollardan kazanılan paraların çeşitli yollarla kentimizde aklanması çabaları, ekonomik dengelerin bu yollarla bozulması… Sığınmacıların demografik yapı, kültür ve çalışma hayatına etkileri… Mersin'in bir türlü tamamlanmayan ve hayata geçirilmeyen önemli yatırımları… Kentte gittikçe yoğunlaşan araç trafiği sıkışıklığı, kentsel dönüşüm ve imar planlarının kenti güzelleştirmek, yaşamı kolaylaştırmak, ulaşımı rahatlatmak yerine inşaat rantına göre düzenlenmesi için yaratılan algılar… Mersin'in eski yapılarının kurtarılmasının, simge olmuş ve yıkılmış yapılarının ortaya çıkarılmasının gerekliliği… Kentin eğitim, sağlık, ekonomik, turizm, sanayi, lojistik, ticaret ve tarım sektörlerinin gereksinimlerine göre planlanmasının gerekliliği… Kuraklık ve karşılaşabileceğimiz su sıkıntısı sorunları… Genel seçimlerin tartışması sürerken siyasi partilerde başlayan delege ve genel kurul seçimlerinin yerel siyaseti daha da kızıştırması… Mersin Ticaret ve Sanayi Odası seçimlerinin yankıları sürüyor; değerlendirmeler küçük gruplar arasında hala sürüyor. Genelde üyelerde bir kırgınlık ve kızgınlık var; Komiteler ve Meclis Üyelikleri seçimlerinde verdiğimiz oylarla seçilenler üyelerin eğilimini yansıtmadı şeklinde. MTSO' nun bu seçimlerinde yaşananların önümüzdeki MTSO seçimlerinin daha düzeyli geçmesini sağlayacak bir etken olacağını söyleyenler var. Ve hızla yaklaşan Yerel Seçimler kentimizi daha da ısıtacak, adaylar nasıl belirlenecek, hangi kriterler değerlendirilmeli adayların belirlenmesinde… Mersin'e yapılan spor tesisleri Mersin'i bir spor kenti yapar. Mersin'de defalarca hem ulusal hem de uluslararası Jimnastik Turnuvaları yapıldı. Son olarak 31 Ağustos-3 Eylül arasında ev sahipliğimizde organize edilen Artistik Cimnastik Dünya Challenge Kupası pazar günü sonlandı. O kadar çok konuşulup tartışılacak konu var ki hem Türkiye hem de Mersin için. Her pazartesi günü bu köşedeyim. Farklı bir yöntem izleyeceğim; etkileşimli bir köşe olmasını istiyorum bu köşenin. Bir hafta boyunca okuyuculardan gelebilecek soru ve bilgileri de değerlendirip yorumlayacağım pazartesi günleri köşemde; bir anlamda Mersin halkının sesini de bu köşeden duyurabileceğim. Umarım Mersin'e olumlu bir katkımız olur. Haftaya görüşmek üzere sağlıkla kalın.

  • MERSİN'İ ALIN TERİYLE HELAL PARA KAZANAN İNSANLAR YÜCELTİR

    Ayhan Kızıltan, ben@ayhankiziltan.com, Mersin 18 Eylül 2023 Uğurola (Merhaba) Mersin! Yazmıştım ya, etkileşimli bir köşe olacak diye… Bu kez bir okurum Mersin'deki gençlerin uyuşturucu bağımlılığı konusuna değinmemizi istemiş. Tabii ki değiniriz, değinmeliyiz de… Aslında uyuşturucu tek başına bir yazı dizisi konusu… Biraz araştırma yaptım: 2022 yılında Türkiye'de 246.237 uyuşturucu olayı gerçekleşmiş. Suç türlerine göre incelediğimde kullanma amaçlı uyuşturucu madde satın alma ve bulundurma olaylarının %82,2 oranında olduğunu gördüm. Yani 246.237 olaydan 202.527'si kullanma amaçlı suçlar. Buna karşın uyuşturucu madde imal ve ticareti suç olaylarının sayısı 37.085 yani oranı %15,1. İlginç geldi, genellikle kullanıcılar yakalanıyor… Uyuşturucu ve madde bağımlılığı raporlarını ve istatistiklerini inceliyorum; sonraki yazılarımda bu konuya ayrıntılı değineceğim… Emniyetin yaptığı mücadeleleri, Sağlık İl Müdürlüğünün bağımlılığı yok etme tedavileri, Milli Eğitim İl Müdürlüğünün çalışmaları, Sivil Toplum Kuruluşlarının mücadeleleri, Ailelerin çektiği çileleri yazmamız, okumamız, değerlendirmemiz, destek vermemiz gerekiyor… Bu maddeleri Türkiye'ye sokup sokaklarımıza, kafelerimize, okullarımıza kadar dağıtan yapıları teslim almadan, inlerine girmeden madde bağımlılığı ile olan mücadeleyi kazanmak zor. Bazı bağımlıları tedavi yoluyla kurtarabiliriz ama madde girişini ve dağıtımını engelleyemezsek bağımlılığı yok etme mücadelemizde başarı sağlayamayız. Hangi araçlarla, hangi yollardan, nerelerden Türkiye'ye sokuluyor, kimler göz yumuyor; bunlar çoğunlukla tahmin ediliyor ve biliniyor… Yerelde alınacak önlemlerle uyuşturucu baronlarına kadar ulaşılıp bu iş çözülebilir… Bu işi yapanları belirleyip yakalamak kolay; ilk yazımda ipucu vermiştim bu konuda: 'Kokain kaçakçılığı ile kentimizin adının sık anılması, madde kullanan çocuklarımızın sayısının artışı…' 'Kara paranın ekonomiyi baskı altına alması, yasal olmayan yollardan kazanılan paraların çeşitli yollarla kentimizde aklanması çabaları, ekonomik dengelerin bu yollarla bozulması…' Mersin yasal olmayan yollardan aklımızın alamayacağı kadar çok kara para kazananların at oynattığı, ekonomiyi kolayca yönlendirdiği bir kent olmamalı… Türk Ceza Kanunu'nun 282. maddesine göre Suçtan elde edilen her türlü gelir, 'Suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama' suçu olarak tanımlanmıştır. Dünyada en kolay izlenebilen şey paradır… Parayı izle ve bul, bu kadar kolay… Bataklığı böyle kurutabiliriz… Arkalarında uluslararası güçlü yapılar var, ama Türkiye Cumhuriyeti daha güçlü… Birçok kimsenin köşe kapma peşinde olduğu bir Türkiye… Mersin de farklı değil Türkiye'den… Önemli köşelere yerleşerek elde edecekleri nüfuz ile kentin tüm rantını yönetme çabaları… Gizli konsorsiyumlar, tefeciler, tekelleşme çabaları, işlerine çomak sokacak kişilerin ve firmaların önünü kesme oyunları… Çıkar gözetmeden kent için çalışmak isteyen idealist ve dürüst insanlar bunların arasından nasıl sıyrılıp dümene geçecekler… Bunlar arasında çok sıkı işbirliği var… Amaçlarına ulaşmak için çok agresif çalışıyorlar… Tabii parasal olarak da çok güçlüler, ama Türkiye Cumhuriyeti daha güçlü… Bitti sanılan paralel yapının askerleri… Hala aramızdalar mı??? Unutulduklarını ya da aklandıklarını düşünüp farklı yapılarda yeniden harekete mi geçiyorlar??? Köşeleri kapmaya çalışan rant ekiplerini onlar mı yönetiyor??? Binbir türlü cemaat, tarikat, meczup tipler halkımızın saf dini inançlarını kullanarak çocuklarımızı, gençlerimizi zehirliyor… Üstelik bu işi yaparak çok da para kazanıyorlar… Parasal olarak çok güçlüler, ama Türkiye Cumhuriyeti daha güçlü… Sığınmacılar büyük sorun… Mersin'in en büyük sorunlarından biri sığınmacıların kontrolsüz bir biçimde kente yığılması ve sorumsuzca dolaşmasıdır… Halkımız sığınmacılara ayrıcalık tanındığını düşünüyor… Kent geleneklerine ve kültürüne aldırmamaları ve ayak uydurmamaları da ayrı bir konu… Bire bir konuşmalarda bu konudan rahatsızlık duymayan kimseyi görmedim. Türkiye'ye sessizce bir başka ülkenin insanlarını yerleştirip demografik yapıyı bozma çabası var, ama Türkiye Cumhuriyeti daha güçlü… Mersin'de satılık konut fiyatları ve kiraların astronomik artışı endişe yaratıyor… Tabii birçok etmen var bu astronomik artışlarda… Özellikle sığınmacıların yarattığı konut talebi fiyatlardaki artışı tetikleyen ilk etmendi. Döviz krizleri, inşaat malzemelerindeki son derece yüksek artışlar, arsa fiyatlarındaki astronomik artışlar… Deprem bölgesinden ayrılıp daha güvenli ve daha organize, yaşaması kolay ve ekonomik olan bir kentte yaşamak isteyen insanlarımızın yarattığı talep… Ücretli ve dar gelirli insanlarımızın yaşayabileceği mütevazi konutların uygun fiyatlarla yapılıp uygun koşullarda satılması çözümü ağırlıklı olarak dile getirilmeye başlandı son günlerde. TOKİ aslında bu amaçla kurulmuştu, yani ücretli ve dar gelirli yurttaşlar için sosyal konutlar yapmak için, ama bu görevi yerine getirdiği söylenebilir mi? Bu görevi şüphesiz belediyeler üstlenebilir; tabii çıkarcılara imkan tanımayacak bir ihale sistemiyle… Devlete ait hazine arazilerinin farklı amaçlarla plansız programsız elden çıkarılması birkaç kişinin rant sağlamasına neden oluyor… Konut yapımında maliyetlerin büyük bir kısmını arsalar tutuyor… Devlete ait hazine arazileri bu konutların yapılması için belediyelere tahsis edilebilirse dar gelirli yurttaşlarımız uygun fiyat ve koşullarda konut sahibi olabilir. Yakın geçmişte Mersin'de Güneykent ve Akbelen semtleri örneği var gözümüzün önünde. Mersin Belediyesinin öncülüğünde dar gelirli ve ücretli yurttaşlar için yapılan konutlar Mersin'e iki büyük semt kazandırdı. Son sözümüz yine Gençlere: Siyasetin, siyasetçinin esiri olmayın. Özgür düşünüp özgür iradenizle karar verin. Hoşça kal Mersin, haftaya pazartesi yine buradayız kısmetse…

  • TMMOB: BOŞUNA MI OKUDUK?

    Ayhan Kızıltan, ben@ayhankiziltan.com, Mersin 24 Eylül 2023 Uğurola (merhaba) Mersin! Ülkenin mühendislik alt yapısı ve üretim yeteneğinin aşındırıldığını vurgulayan TMMOB Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği 19 Eylül Salı günü 'BOŞUNA MI OKUDUK?' başlığıyla tüm yurtta bir kampanya başlattı. 19 Eylül önemli bir tarihtir TMMOB ve üyeleri için; Bundan tam 44 yıl önce, 19 Eylül 1979 Çarşamba günü, on binlerce mimar ve mühendisin katıldığı Türkiye çapında iş bırakma eylemi yapılmıştı. O günün ekonomik koşullarını protesto etmek amacıyla yapılan bu eylem, daha sonra mühendis, mimar ve şehir plancıları tarafından bir dayanışma günü olarak anılmaya başlandı. Ülkemiz şu anda çok büyük bir ekonomik sıkıntı içinde; bu sıkıntıyı hem iş dünyası hem de ücretli çalışan ve emekli kesim hissediyor. İş dünyası işverenler ve çalışanlardan oluşan, ülkeyi kalkındıran ve sosyal barışı sağlayan bir topluluktur. Sağlıklı ticaret, sağlıklı üretim, sağlıklı ekonomi, sağlıklı sosyal yaşam için iki unsurun da mutlu ve huzurlu olması gerekir. Nasıl ki iş dünyası örgütleri sorunlarını dile getirip çözülmesini istiyorsa, doğal olarak çalışan dünyası örgütleri de sorunlarını dile getirip çözüm isteyecek… Yönetenlerin iş dünyası örgütleriyle masaya oturup mühendis, mimar ve plancıların örgütü ile masaya oturmaması çifte standart olmuyor mu??? 24 Meslek Odasının üyeleri olan Türkiye Cumhuriyeti'nin yetiştirdiği mühendis, mimar ve şehir plancıları olarak soruyor TMMOB, boşuna mı okuduk? Politikacıların birçoğu siyasette öngörülü, ileri görüşlü, çözüm odaklı ve liyakatli olmayınca, kendilerini seçim listelerine koyduranlara bağımlı kalıp toplumun çıkarlarını öne almayınca tabii başarılı olamıyorlar… Bu nedenle meslek odaları politikacıların daha doğru bir siyaset izlemesi, çözüm sağlaması, toplum adına davranması için eleştiri ve önerilerde bulunuyor. Bundan dolayı da siyaset yapıyorlar diye suçlanıyorlar çoğu zaman… Söyledikleri dikkate alınıp dinlenmeyince de seslerini kamuoyuna ve ilgililere duyurmak için normal olarak çeşitli demokratik eylemlere başvuruyor meslek odaları ve sivil toplum kuruluşları. Tabii yönetenlerin hoşuna gitmeyen söylemler olunca da bu meslek odalarını uçlara itip bozguncular olarak onları suçlama yöntemini kullanıyor yetkililer. Halbuki konuşulması, dinlenilmesi gereken önemli bir kesimdir TMMOB örgütü… Neden? Hepsi de üniversite mezunu bilgili ve deneyimli bir topluluktur. Yani hepsi de okumuş çocuklar… Aslında hem hükümetlerin hem de belediyelerin bu eğitimli, bilgili ve deneyimli örgütü kullanması, yararlanması gerekir… Mersin Ticaret ve Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkanlığım sürecinde birçok konuşmamda hep şu cümleleri söyledim: Bir Ticaret ve Sanayi Odası Başkanının söylediği hiçbir şey siyasi olarak algılanmamalı, algılanamaz da… Çünkü tabandan gelen istekleri, sorunları ve önerileri dile getiriyoruz, kendi kişisel görüşlerimizi değil. İşte TMMOB da her açıklamasında, her etkinliğinde, her eyleminde tabandan gelen sesleri aktarıyor kamuoyuna. Nelere dikkat çekiyor TMMOB üretimin, ticaretin, ekonominin her alanında görev yapan üyeleri adına: Uzun süredir gündemde olan diplomalı işsizliğin insanlarımızı ümitsizliğe itip çareyi dışarda aramalarına… İşsizlik, hayat pahalılığı, düşük ücretler, güvencesizlik, özlük hakları ve örgütlenme sorunlarına… Kamusal yatırımların ortadan kalkması, rant hırsının bilim ve tekniğin önüne geçmesine… Sermayenin ihtiyaçlarının halkın gereksinimlerinin önünde tutulmasına… Bu nedenle mühendislik, mimarlık ve şehir plancılığı mesleğinin sistematik olarak değersizleştirildiğine… Eğitimini aldıkları mesleklerde iş bulamayan gençlerin çareyi ilgisiz işlerde vasıfsız eleman olarak çalışmakta bulduklarına… Kamu kurumlarında çalışan meslektaşlarının siyasi baskı ve sürgün tehdidi altında kaldıklarına… Düşük ücret, kadro sorunu, özlük haklarının ihlal edilmesi, düşük ek göstergeler gibi birçok sorun ile yüz yüze kaldıklarına… Güvencesiz-sözleşmeli istihdam modellerine yönelinmesini, atamalarda liyakatin ortadan kaldırılmasına… TMMOB Üyeleri Asgari Ücret Protokolünün SGK tarafından tek taraflı olarak feshedilmesine… Bu işsizlik ortamında en az dört yıl mühendis, mimar ve plancı olarak eğitim alan meslektaşlarının çok düşük ücretlerle çalışmaya zorlandıklarına… Kamu ve toplum için çok çalışan mühendis, mimar ve plancılar ülkeye hizmette üstün bir gayretle çalışıyorlar. Yönetenlerin TMMOB'un sözlerine kulak verip sorunları dinlemesini, çözüm sağlamasını istiyorlar. Çok mu zor??? TMMOB Kamuoyuna sesleniyor… BOŞUNA MI OKUDUK??? AİLELERİMİZ BOŞUNA MI OKUTTU BİZİ??? Yine gençlerimize seslenerek bitirelim: İngiliz düşünür James Freeman Clarke demiş ki: 'Siyasetçi gelecek seçimi, devlet adamı gelecek nesilleri düşünür.' Sevgili gençler sizler ilerde bu ülkeyi yöneteceksiniz… Hep geleceği düşünün, toplumu düşünerek ilerleyin… Hoşça kal Mersin, haftaya pazartesi yine buradayız kısmetse…

bottom of page