CHP'DE KRİZİN ÇÖZÜMÜ: ÜYENİN İRADESİ, DELEGENİN TÜZÜKSEL ONAYI
- Ayhan KIZILTAN
- 2 gün önce
- 5 dakikada okunur
Bence CHP’nin içine sürükletilen bu ağır krizden çıkışın en mantıklı, en meşru ve en birleştirici yolu, Genel Başkan adayının tüm CHP üyelerinin katılımıyla yapılacak bir ön seçimle belirlenmesidir. CHP'de krizin çözümü bir an önce sağlanmalıdır.
Burada özellikle altı çizilmesi gereken nokta şudur:
Bu öneri, CHP tüzüğünün öngördüğü Kurultay düzenini devre dışı bırakmak için değil, tam tersine o düzeni daha güçlü bir demokratik meşruiyetle tamamlamak için yapılmaktadır.
CHP tüzüğüne göre Genel Başkan seçimi Kurultayda yapılır. Bu nedenle tüm üyelerin katılımıyla yapılacak ön seçim, doğrudan Genel Başkan seçimi olarak değil, partinin en geniş taban iradesini ortaya koyan demokratik bir aday belirleme yöntemi olarak planlanmalıdır.
Yani yöntem şu olmalıdır:
Genel Başkan adayları, tüm CHP üyelerinin katıldığı bir ön seçimde yarışır.
Ön seçimde birinci gelen aday, CHP üyelerinin ortak iradesi olarak öne çıkar.
Ardından bu aday, CHP tüzüğüne uygun biçimde Kurultay delegelerinin oyuna sunulur.
Kurultay delegeleri de tüzüğün kendilerine verdiği yetkiyle bu adayı oylayarak Genel Başkan seçimini resmileştirir.
Böylece iki meşruiyet aynı zeminde birleşmiş olur:
Üyenin demokratik iradesi.
Kurultay delegelerinin tüzüksel onayı.
Bu yöntemle ne üyenin iradesi yok sayılır ne de Kurultay delegelerinin tüzükten doğan seçme yetkisi tartışmaya açılır. Tam tersine, her iki irade birbirini tamamlar.
Bu nedenle bu süreç mutlaka hukuken itiraza mahal bırakmayacak biçimde planlanmalı ve yürütülmelidir. Ön seçimin niteliği, takvimi, seçmen listeleri, adaylık koşulları, sandık güvenliği, oy verme yöntemi, sayım usulü, itiraz mekanizması, sonuçların ilanı ve Kurultay’a taşınma biçimi en baştan açık, şeffaf ve yazılı kurallara bağlanmalıdır.
Amaç yeni bir tartışma alanı açmak değil, mevcut krizi tartışmasız bir demokratik meşruiyet zeminiyle sonlandırmak olmalıdır.
Bu nedenle ön seçim, “tüzüğün yerine geçen” bir işlem gibi değil, “tüzüğün öngördüğü Kurultay seçimini önceleyen ve ona güçlü bir demokratik dayanak kazandıran” bir yöntem olarak kurgulanmalıdır.
Bu yapılırsa kavga zemini büyük ölçüde ortadan kalkar.
Üye “benim iradem alındı” der.
Delege “ben tüzüğün verdiği yetkiyi kullandım” der.
Parti “ben bu krizi demokratik olgunlukla aştım” der.
Aslında CHP’nin önündeki mesele yalnızca “kim Genel Başkan olacak?” meselesi değildir. Asıl mesele, CHP’nin bu krizden nasıl çıkacağı, üyelerine nasıl güven vereceği ve Türkiye’ye nasıl iktidar alternatifi sunacağıdır.
Bence artık siyasi partilerde genel başkan adaylarının yalnızca dar delege ilişkileriyle değil, tüm üyelerin katılımıyla şekillenen daha geniş bir demokratik iradeyle belirlenmesi ciddi biçimde tartışılmalıdır.
Demokrasi, en geniş katılımın sağlandığı yerde güç kazanır.
Bu anlayış yalnızca siyasi partiler için değil, TOBB’a bağlı oda ve borsalar gibi temsil esasına dayalı kurumların başkanlarının seçimi için de örnek alınması gereken bir yöntemdir.
CHP’NİN ZAMAN KAYBETME LÜKSÜ YOK
CHP, yerel seçimlerde birinci parti olmak için çok uzun yıllar (47 yıl) bekledi. Bugün bu başarıyı iç tartışmalarla gölgelemek yerine, Türkiye’ye umut verecek daha güçlü bir siyasal hatta dönüştürmek zorundadır.
Benim kişisel olarak bu süreçlerden bir beklentim yok. Geçmişte iki kez aday olma girişimim oldu.
Sonuç ne olursa olsun, benim için asıl mesele makam değil, ilke, liyakat ve demokrasidir.
O nedenle sorulması gereken soruları rahatça sorabiliyorum, önerilerimi rahatça sunuyorum. Ancak bu soruları birilerini hedef almak için değil, CHP’nin bu süreçten zarar görmeden çıkmasına katkı sunmak için soruyorum; CHP Türkiye Demokrasisi için çok önemli bir partidir, dolayısıyla Türkiye’de yaşayan tüm insanları ilgilendirir.
Önce bazı tespitler yapmak gerekir:
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi’nin verdiği mutlak butlan kararı, 4-5 Kasım 2023 tarihli 38. Olağan Kurultay öncesindeki duruma dönülmesine hükmederek, Kemal Kılıçdaroğlu ve o dönemki parti organlarına “karar kesinleşinceye kadar tedbiren görevi üstlenme ve göreve iade” yetkisi vermiştir.
Bu kararın hukuki niteliği ve sınırları konusunda farklı hukukçular tarafından çeşitli değerlendirmeler yapılmaktadır. Birçok uzman, mahkemenin bu kararla Yüksek Seçim Kurulunun alanına giren bir konuda tartışmalı bir pozisyon aldığını dile getirmektedir.
Ancak hukukçuların ortaklaştığı temel noktalardan biri şudur:
Bu karar, tedbiren görevlendirilen yönetime mutlak, sınırsız ve kalıcı bir siyasi yetki vermemektedir.
Tedbiren görevlendirilen yönetimin görev ve yetkileri, kanaatimce şu çerçevede değerlendirilmelidir:
1. Mutat ve zorunlu işlerin yürütülmesi
Tedbiren göreve getirilen yönetim, partinin günlük, zorunlu ve rutin işlerini yürütmelidir. Temel görev, partinin tüzel kişiliğini ve kurumsal bütünlüğünü korumaktır.
2. Kalıcı ve geleceğe yönelik işlemlerden kaçınılması
Tedbiren görevlendirilen yönetim, partinin gelecekteki siyasi iradesini bağlayacak kalıcı işlemler yapmaktan kaçınmalıdır. Çünkü tedbir niteliğindeki bir görev, kalıcı siyasal tasarruf yetkisi olarak yorumlanmamalıdır.
3. Yeni organ ve kurul oluşturma konusunda dikkatli olunması
Karar, yeni bir siyasi yapı kurma ya da partiyi yeniden tasarlama yetkisi olarak görülmemelidir. Buradaki mesele bir yenilenme değil, dava sonuçlanıncaya kadar geçici bir hukuki durumun yönetilmesidir.
4. Tarafsızlık ve bütünleştiricilik sorumluluğu
Tedbiren görevlendirilen yönetimin, parti içi rekabetin tarafı gibi değil, partinin bütünlüğünü koruyan geçici bir kurumsal denge unsuru gibi davranması gerekir. Bu süreçte tasfiye, rövanş ya da dışlayıcı tutumlardan kaçınmak CHP’nin yararınadır.
5. Hukuki süreçlerde temsil sınırı
Tedbiren görevden uzaklaştırılan organlar ile tedbiren görevlendirilen yönetim arasında açık bir siyasi ve hukuki gerilim bulunduğu için, devam eden davalarda esaslı tasarrufların çok dikkatli ele alınması gerekir. Parti adına yapılacak her işlem, kurumsal meşruiyet ve ileride doğabilecek sonuçlar bakımından özenle değerlendirilmelidir.
6. 38. Kurultay’ın sonuçları konusunda doğabilecek çelişkiler
Eğer 38. Kurultay yok sayılıyorsa, bu kurultaydan sonra oluşan parti organlarının aldığı kararların ve belirlediği adayların hukuki ve siyasi durumu da tartışmalı hale gelebilir. Bu da yalnızca genel merkez yönetimini değil, yerel seçimlerde belirlenen adayları, seçilen belediye başkanlarını ve belediye meclisi üyelerini de tartışmanın içine çekebilir.
Böyle bir zincirleme tartışma CHP’ye büyük zarar verir.
ÖZETLE
Mahkeme kararı tedbiren görevlendirilen yönetime partiyi kendi siyasi vizyonuna göre yeniden şekillendirme yetkisi vermemektedir. Bu süreçte esas görev, CHP’yi korumak, kurumsal bütünlüğü sürdürmek ve partiyi en kısa sürede tartışmasız bir demokratik meşruiyet zeminine taşımaktır.
Bu nedenle en sağlıklı çıkış, tüm üyelerin katıldığı bir ön seçimle Genel Başkan adayının belirlenmesi, ardından bu iradenin CHP tüzüğüne uygun biçimde Kurultay delegeleri tarafından oylanarak resmileştirilmesidir.
Bu yöntem hem üyeyi sürece dahil eder hem delegelerin tüzükten doğan yetkisini korur hem de parti içi meşruiyet tartışmasını büyük ölçüde sonlandırır.
CHP’nin önündeki mesele artık yalnızca bir kurultay tartışması değildir. Olası bir erken seçim atmosferinde asıl sorun, ana muhalefet partisinin seçime hangi yönetimle, hangi meşruiyetle ve hangi aday belirleme yöntemiyle gideceğidir.
Bu nedenle tedbiren görev üstlenenlerden beklenen, partiyi iç tartışmalara hapsetmek değil, en kısa sürede demokratik, kapsayıcı ve hukuken sağlam bir çıkış yolunun önünü açmaktır.
Bu çerçevede sorulması gereken bazı yapıcı sorular vardır:
CHP bu süreci ne kadar kısa sürede demokratik bir çözüme kavuşturacaktır?
Yerel seçimlerde birinci parti olmayı başaran CHP, bu kazanımı büyütmek yerine yeni iç tartışmalarla zaman kaybetmemelidir. Bu başarı iktidar hedefiyle nasıl birleştirilecektir?
Türkiye ağır ekonomik, sosyal ve siyasal sorunlarla karşı karşıyayken, CHP’nin enerjisi parti içi mücadeleye değil, ülkenin sorunlarına çözüm üretmeye yönelmelidir. Bu sorumluluk nasıl yerine getirilecektir?
Kurultaydan sonra oluşan yönetimin belirlediği ve halkın oylarıyla seçilen belediye başkanları ile belediye meclisi üyelerinin tartışmalı hale gelmemesi için nasıl bir dikkat gösterilecektir?
Tedbiren görevlendirilen yönetimin amacı CHP’yi seçime hazırlamak mı, yoksa hukuki süreç sonuçlanıncaya kadar partinin siyasal reflekslerini askıda tutmak mı olacaktır?
Bu süreç iktidarın olası bir erken seçim hamlesine zemin hazırlarsa, CHP bu duruma nasıl hazırlıklı olacaktır?
Bu sorular bir suçlama diliyle değil, CHP’nin tarihsel sorumluluğunu hatırlatma amacıyla sorulmalıdır.
Çünkü bugün CHP’nin ihtiyacı olan şey yeni bir cepheleşme değil, ortak akıldır.
CHP’nin ihtiyacı olan şey, kimsenin dışlanmadığı, kimsenin yok sayılmadığı, herkesin içine sinen bir demokratik çözüm yoludur.
Bu yol bellidir:
Tüm CHP üyelerinin katıldığı ön seçim.
Ön seçimde birinci gelen adayın, CHP tüzüğüne uygun biçimde Kurultay delegelerinin oyuna sunulması.
Kurultay delegelerinin de bu adayı oylayarak Genel Başkan seçimini resmileştirmesi.
Bu yöntem, üyenin iradesini, Kurultay delegelerinin tüzüksel yetkisini ve partinin kurumsal bütünlüğünü aynı zeminde buluşturur.
Yeter ki süreç hukuken itiraza mahal bırakmayacak açıklıkta, şeffaflıkta ve titizlikte planlansın.
Yeter ki amaç yeni bir kavga üretmek değil, krizi bitirmek olsun.
Yeter ki CHP, enerjisini kendi içine değil, Türkiye’nin geleceğine yöneltsin.
Çünkü CHP’nin bir kırk altı yıl daha bekleme lüksü yoktur.
Türkiye’nin de güçlü, demokratik, meşru ve iktidara hazır bir ana muhalefet partisine her zamankinden daha fazla ihtiyacı vardır.




Yorumlar