top of page

SİYASİ PARTİLERİMİZ -1: CHP CUMHURİYET HALK PARTİSİ


Ayhan Kızıltan, ben@ayhankiziltan.com, Mersin, 14 Mart 2026

"CHP bugün yalnızca bir iktidar mücadelesi değil, aynı zamanda kurumsal kapasite ve güven sınavı veriyor. Yargısal süreçlerin yarattığı belirsizlik, yereldeki kişiselleşme ve örgüt-yerel yönetim dengesindeki sorunlarla birleşince en büyük risk ortaya çıkıyor: Türkiye’nin gerçek sorunlarına yeterince odaklanamamak. Çıkış yolu ise net: örgütü kurumsal omurga hâline getirmek, hukuki savunma ile proje üretimini ayrı hatlarda güçlendirmek, şeffaf ve katılımcı aday belirleme mekanizmasıyla iç barışı sağlamak ve kapsayıcı bir dille ülke gündemini öne almak. Kişisel hesaplar değil kurumsal akıl, dar kadrolar değil geniş katılım, kısa vadeli hamleler değil somut programlar belirleyici olmalı. Özetle: Önce Türkiye, sonra parti, ben değil biz."

8 Aralık 2024’te “Herşeyin başı siyaset” başlıklı bir yazı paylaşmıştım. Siyasetle ilgili birkaç yazım daha olmuştu. Bazıları şunlardı:

Mersin, Türkiye ve dünya gündemini yakından izleyen bir yurttaş olarak; Türkiye gündeminde sıkça yer alan siyasi partilerimizi, bir yazı dizisi içinde değerlendirmek ve yapıcı öneriler sunmak amacıyla “SİYASİ PARTİLERİMİZ” başlığıyla bir yazı dizisine başladım.

Bu dizide her partiye aynı ölçütlerle bakmaya çalışacağım:

  • Kurumsallık ve iç demokrasi

  • Liyakat, şeffaflık ve hesap verebilirlik

  • Toplumla bağ kurma kapasitesi

  • Ülkenin temel sorunlarına yönelik somut çözüm üretme gücü

  • Yerel yönetim performansı ve kamu kaynaklarının doğru kullanımı konusunda güven

Çünkü inanıyorum ki siyaset, siyaset gibi yapılırsa hayatın birçok alanı daha doğru işler. Siyaset ilkesel ve nitelikli olduğunda iyidir; onu yoran şey çoğu zaman yöntem, dil ve yönetim tarzıdır.

Bu dizinin ilk bölümüne, ana muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi ile başlıyorum.

CHP’nin İşi Gerçekten Zor

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu; laik ve demokratik cumhuriyeti savunan Cumhuriyet Halk Partisi, bugün çok katmanlı ve zor bir dönemden geçiyor. Dışarıdan bakıldığında bu süreç yalnızca bir iktidar mücadelesi gibi görünebilir; ancak içeriden bakıldığında kurumsal kapasite, birlik duygusu ve gündem yönetimi açısından yıpratıcı bir sınav niteliği taşıyor.

Kanaatimce bu zorluğun üç ana başlığı var:

  1. Yargısal süreçler ve belirsizlikler

  2. Parti içindeki yerelde kişiselleşme riski ve kurumsallık sınavı

  3. En büyük risk: Türkiye’nin gerçek sorunlarına yeterince odaklanamamak

Aşağıdaki değerlendirmeler; kişisel gözlemlerime, kamuoyuna yansıyan tartışmalara ve siyasetin genel işleyişine dair tecrübelerime dayanan bir görüş yazısıdır.

Yargısal Süreçler ve Belirsizlikler

Zorluğun ilk katmanı, partinin yerel yönetim kapasitesini ve siyaset gündemini etkileyen yargısal süreçlerdir. İstanbul başta olmak üzere çeşitli belediyelerde personel ve yöneticileri kapsayan soruşturmalar ve iddianameler üzerinden yürüyen tartışmalar, CHP’nin genel yönetim gücü üzerinde bir baskı algısı oluşturuyor.

Buna ek olarak, 38. Olağan Kurultay’ın iptali istemiyle açılan ve kamuoyunda “mutlak butlan” başlığıyla anılan davanın istinaf süreci, parti içinde ve kamuoyunda “hukuki belirsizlik” duygusunu büyütüyor.

Bu tabloyu yalnızca bir hukuk meselesi olarak değil, partinin stratejik gündemini daraltan bir siyasi gerçeklik olarak görmek gerekiyor. Çünkü belirsizlik uzadıkça, siyasi aktörlerin dikkatini ülke sorunlarından iç gündeme doğru çekme riski artıyor.

Parti Genel Merkez yönetimi medyadan izlediğim (meclis oturumları, TV Programları ve meydanlardaki mitingler) kadarı ile güçlü, araştırmacı ve liyakat sahibi kadrolardan oluşuyor.

Bu kadronun dikkati, hem parti içindeki yerel kişiselleşme çabaları hem de yargısal süreçler yüzünden dağılma riskiyle karşı karşıya.

Parti İçinde "Kişisel Örgütlenme" ve Sadakat Sınavı

Dışarıdaki baskı ve kuşatma algısından daha yıpratıcı olan şey, içeride kurumsal birlik duygusunun zedelenmesidir. Parti içinde “kurumsal çizgi” ile “kişisel güç alanları” arasındaki gerilim, sadece CHP’nin değil, Türkiye’de birçok siyasi yapının ortak problemidir.

Ancak, dışarıdaki bu baskıdan daha tehlikelisi, partinin iç dokusunda yaşanmakta olan aşınmalardır.

Partisine sadık kadroların genel merkez düzeyinde dışarıdaki baskı ve kuşatmaya karşı olağanüstü bir mücadele yürüttüğü görünürken; bazı kesimlerin sessiz kalarak olası bir hukuki engel durumunda kendi "ikbal" yollarını açma hesabı içinde oldukları izlenimleri ve duyumları, güven iklimini zedeliyor. "Partimin ikbali" yerine "kendi ikbalim" diyenlerin yarattığı bu fırsat kollayıcı sessiz bekleyiş, mücadelenin gücünü kırmaktadır.

Bu başlıkta dikkat çeken riskleri şöyle özetliyorum:

  • Yerel güç dengeleri ve örgüt-yerel yönetim ilişkisi: Bazı yerlerde yerel yönetimlerin, kamu imkanlarını kullanarak il ve ilçe örgütlerini adeta kendine bağladığına dair ciddi eleştiriler geliyor. Delegelerin ve yöneticilerin "parti askeri" değil, "başkanın adamı" yapıldığı bu tabloda; kendisine bağımlı olmak istemeyen öz partililerini dışlayan, hatta bazı ilçe belediye başkanlarına "itibar suikastı" düzenleyen profiller türüyor. Deneyimli partililerin deyimiyle; "CHP İl Örgütleri yok edilip, yerelde kişisel siyasi örgütler" inşa ediliyor.

    Bu durum, il ve ilçe örgütleri ile yerel yönetimler arasındaki ilişkinin “sağlıklı denge” yerine “aşırı bağımlılık” görüntüsü oluşturuyor. Bu eleştirilerde dile getirilen oluşumlar doğru mudur, değil midir tartışılır; ancak eleştirilerin varlığı bile, kurumsal yapı açısından ciddiye alınmalıdır. İl ve ilçe örgütleri, yerel yönetimlerin uzantısı gibi değil; parti kimliğini büyüten, denetleyen ve kadro üreten, parti programlarını halka anlatan, hatta yerel yönetimi denetleyen bir mekanizma gibi çalışmalıdır.

    Özellikle Büyükşehir İl Örgütleri Genel Merkezin yürüttüğü bu özverili mücadeleye yerelde yapacağı etkinliklerle destek olmalı.

    Yerel yönetimlerde "tek adamlık" özentisinde olanlar kendilerinin güçlendiğini sanıyorlar ama partiyi zayıflatıyorlar. "Tipik köhnemiş siyasi yöntemler uygulayıp" kendisine muhtemel rakip olarak görüp belirlediği, partiye hizmet vermiş ya da vermeye çalışan toplumda sempati ve saygı gören insanları dışarı itiyor. "Tek ben olayım zihniyeti partiye ne katar?"

    Yerel yönetimler ve yerel örgütler Ana muhalefet partisi CHP Genel Merkezinin bu mücadelesinde sessiz kalarak ne elde edebilir?

  • Sessiz Bekleyiş, İhanet Endişesi ve Kişisel İkbal Hesapları: Genel merkez yargı kıskacındayken ve özellikle parti genel başkanı ve kadrosu özveriyle mücadele ederken sessiz kalıp, olası bir yasak veya butlan davası sonucunda "üç güçlü aday elenirse sıra bana gelir mi?" diye alttan alta hesap yapanlar, CHP’nin içindeki en büyük "yumuşak karın"dır. Bu sessizlik, sinsice beklenen bir sıradır.

  • Geçişler ve sadakat algısı: Bazı milletvekilleri ve belediye başkanları düzeyinde yaşanan parti değişiklikleri, seçmende “ilkesel bağlılık” tartışmalarını büyütüyor. Burada mesele kişilere tek tek hüküm vermek değil; partinin kurumsal kimliğini ve siyasi hattını netleştirerek, benzer dalgalanmaların önünü alacak bir istikrar duygusu üretmektir.

En Büyük Risk: Türkiye’nin Sorunlarına Yeterince Odaklanamamak

Tüm bu dış baskı ve iç tartışmaların (parti değiştirmeler ve kişisel yerel örgütlenme), ortak sonucu, CHP’nin ülkenin büyük meselelerine dair çözümlerini daha güçlü ve daha sürekli anlatma kapasitesinin zayıflamasıdır.

Bir siyasi partinin asli görevi, iktidara geldiğinde hayatı nasıl iyileştireceğini halka anlaşılır şekilde anlatmaktır. Türkiye’nin ekonomik sıkıntıları, hukuk sorunları, gelir dağılımı adaletsizliği, eğitim, tarım, sanayi dönüşümü, göç, sosyal politika, adalet sistemi, afet yönetimi ve kent dayanıklılığı gibi alanlarda topluma çözümler içeren “somut program” sunmak; yalnızca seçim döneminin değil, her günün meselesidir.

Tüm yerel örgütler bu somut programları hemşerilerine anlatmak zorundadır.

Savunma refleksiyle içe kapanan gündem, doğal olarak dışarıya verilecek çözüm mesajlarını zayıflatır. Bu da siyaset dilinde bir “odak kayması” üretir.

Çözüm Yolları ve Çıkış Stratejisi

Bu zor tablodan çıkış için, bana göre kritik olan başlıklar şunlardır:

  • Yerel il ve ilçe örgütlerini yerel yönetimlerle dengeli ilişkiye kavuşturmak: İl ve ilçe örgütleri yerel yönetimlerin “şubesi ya da memuru” gibi değil, partinin “kurumsal omurgası” gibi çalışmalıdır. Örgüt; sahada partiyi büyütmeli, yeni kadrolar üretmeli, liyakat esaslı bir yapı kurmalı, aynı zamanda yerel yönetimlerle uyumlu ama bağımsız bir dengeyi korumalıdır.

  • Savunma ile proje üretimini iki ayrı hatta güçlendirmek: Hukuki süreçler, bu alanın uzmanlarınca yönetilmeli; siyasi kadrolar ise ülkenin sorunlarına dair somut çözüm üretimine daha görünür bir ağırlık vermelidir. Genel Başkanın toplumla temasını sürdürmesi önemlidir. Bunun yanında, ekonomiyi, sanayiyi, tarımı, eğitimi ve sosyal politikayı anlatan ekiplerin sahaya daha güçlü çıkması gerekir. Seçmen, CHP’nin kendi iç gündemini yönetebildiğini ve asıl mesele olan “memleket gündemine” daha net odaklandığını görmek ister.

  • İç barış, şeffaflık ve katılımcı aday belirleme: Parti içindeki rekabeti sağlıklı tutmanın yolu, kuralları netleştirmektir. Aday belirleme süreçlerinde üyelerin geniş katılımını sağlayan, denetlenebilir ve itiraz mekanizmaları olan yöntemler; hem kulis baskısını azaltır hem de güveni artırır. Kurallar şeffaflaştıkça, söylentiler ve kuşkular zemin kaybeder.

  • Dil ve üslupta toplumsal kapsayıcılık: Sertleşen siyaset ikliminde, kapsayıcı ve sakin bir dil, sadece etik bir tercih değil, aynı zamanda stratejik bir ihtiyaçtır. CHP’nin eleştiri yaparken bile “ötekileştirmeyen” bir dili kurumsal çizgi hâline getirmesi önemlidir.

Krizden Fırsat Doğar mı?

CHP açısından bu dönem, bir yandan ağır bir sınav; diğer yandan da kurumsal yapı, iç demokrasi ve siyasal programı güçlendirme fırsatı olabilir. Belirsizlikler, doğru yönetildiğinde disiplin, şeffaflık ve liyakat için itici güç haline gelebilir.

CHP, enerjisini iç tartışmalarda tüketmek yerine; bir yandan da mühendis titizliğiyle, Türkiye’nin yarınlarını planlayan somut politika setlerine ağırlık verirse, karşılaştığı engellerin bir kısmını toplumun desteğiyle aşma ihtimali güçlenir.

Bu eşikte belirleyici olan şudur: Kişisel hesaplar değil, kurumsal akıl; dar ekipler değil, geniş katılım; kısa vadeli hamleler değil, ülkenin ortak geleceğine dair ikna edici program.

Sözümü şu ilkeyle tamamlayayım: Önce Türkiye. Sonra Parti. Ben değil, Biz.

Not: Bu yazı bir görüş yazısıdır. Eleştirilen veya kendini muhatap hisseden kişi ve kurumların cevap ve düzeltme hakkını saklı tutuyor, gelecek yanıtları yayımlamaya açık olduğumu belirtmek istiyorum.

Bir sonraki yazımda, 23 yılı aşkın süredir Türkiye’yi yöneten AK Parti’yi aynı ölçütlerle değerlendireceğim.

Görüşmek üzere, hoşça kalın.


Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page