top of page

Arama Sonuçları

Search this site

Boş arama ile 171 sonuç bulundu

  • 8 MART: BİR GÜN, O DA BUGÜN MÜ???

    Ayhan Kızıltan, ben@ayhankiziltan.com, Mersin 10 Mart 2024 Uğurola Mersin, uğurola Türkiye… Üç gün önce 8 Mart Dünya Kadınlar Gününü kutladık… Aslında geçmişten bugüne kadınların yılmayan bir çabayla uğraşları, kadınların özgür ve eşit bireyler olması yolunda çok aşama sağladı. Kadınlar iş yaşamında, sosyal yaşamda, eğitim, bilim, kültür, sanat, müzik, spor yaşamlarında katılımlarını ve başarılarını arttırdıkça dünyada hak ettikleri yeri alıyorlar. Artık kadınlara değer vermeyen, kadın-erkek eşitliğine inanmayan insanlar bile usulden de olsa kadınlara önem verdiklerini belirtmek zorunda kalıyorlar. Süreç biraz uzun oluyor ama EŞİTLİK ZAFERİ YAKINDIR… KADINLARIN SİVİL TOPLUM KURULUŞLARINDAKİ BAŞARILARI… Sivil toplumun kökeni çok eskilere dayanmaktadır. Antik Yunan’da Aristo ve Platon’un bu kavramı ilk kez ele aldığı söylenmektedir. Filozof Charles Taylor, özgür ve örgütlü olabilme, devlet otoritesinden bağımsız var olabilme ve devlet politikasını etkileyebilme özelliklerini sivil toplumun üç temel özelliği olarak görmüştür. Sivil Toplum kelimesi en genel ifade ile uygarlık durumuna geçme sürecini yansıtmaktadır diye yorumlanıyor. Sivil Toplum Kuruluşlarının toplumsal kalkınmayı etkilediği çok açıktır. Devletin yerine getiremediği sosyal ve ekonomik gereksinimlerin karşılanması amacıyla gönüllü olarak bir araya gelen insan topluluklarıdır Sivil Toplum Kuruluşları. Kadın sivil toplum hareketlerinin gelişimi incelendiğinde ilk olarak oy mücadelesi ve örgütlenme çabasıyla kadınların biraraya geldiği görülüyor. Küreselleşmenin birçok olumsuzluğu getirmesinin yanısıra sivil toplum hareketlerinin gelişmesine olumlu etkisi oldukça fazladır. Küreselleşme ile gelişmiş ülkelerde kadın sivil toplum kuruluşlarınca yürütülen demokratik haklar ve özgürlükler ile ekonomide hakkı olan yeri ve payı alma konusundaki çalışmalar ve çabalar, yeni düşünceler ve yeni oluşumlar hızla dünyaya yayılmaktadır. Öyle ki, doğruysa, bugün yılların tutucu Suudi Arabistan’ı bile artık bu faaliyetlerin etkisinde kalıp yasaklardan bunalan toplum harekete geçmeden demokratik ve özgür yaşamı uygulamaya koymayı düşünüyor. Suudi Arabistan’ın Atatürk’ü olmaya hevesleniyor prensleri… Başarılı kadın sivil toplum kuruluşlarının başarılı kadın yöneticileri özellikle sosyal medya kullanımı yayıldıkça toplumdaki kadınlara örnek olmakta ve onları uyandırmaktadır. Erkeklerin fiziki gücüyle elde ettiği üstünlüğü, kadınlar yetenek ve zeka gücüyle dengeleyip eşitliği sağlama yolunda güçlü adımlarla ilerliyor. KADINLARIN İŞ YAŞAMINDA ARTAN BAŞARILARI… Yıllar önce Türkiye’nin önemli ulusal gazetelerinden birinde ünlü bir kadın yazarın köşesinde ünlü bir holdingin patronuyla bir söyleşisini okumuştum. Söyleşi yapılan iş adamı aşırı dindar olan ve sonradan FETÖ ilişkisinden tutuklanıp mallarına el konan ünlü bir iş adamıydı. Anımsadığım kadarı ile yazar soruyor: Kızlarınızın işlerinizde yeri nedir? İşadamı: “Bize belletilen dinimizde kadınların evde oturup çocukları ve kocalarıyla ilgilenip ev işlerini yapmaları gerektiğiydi. Kızlarımı okutmuştum, iyi eğitim almışlardı. Düşündüm ve iyi eğitim almalarını sağladığım kızlarımı işime dahil ettim ve başarılı çalışmalarını görünce demek bize belletilenler yanlışmış deyip kızlarımın yetkilerini arttırdım. Çok başarılı iş insanları şimdi kızlarım.” O zamanlar haberlere yorum yazılabiliyordu; ben de şöyle bir yorum yapmıştım bu söyleşiye: “Ha gayret ……... Bey, biraz daha düşünün, birçok belletilen şeyin yanlış olduğunu anlayacaksınız.” Her eve kapatılan kız çocuğu belki de dünyayı kurtaracak bir insan olabilecekti. Yani biz kadınları yok sayarak insanlığın önünü kesiyoruz, dünyanın önünü kesiyoruz, Türkiye’nin önünü kesiyoruz. Bugün Türkiye’de en az erkekler kadar her alanda başarılı iş kadınlarımız var; üstelik onların yükü daha ağır: hem işlerini başarıyla yönetiyorlar hem çocuklarını yetiştiriyorlar, hem de evlerini çekip çevirebiliyorlar. Hangi erkek hem iş, hem çocuk, hem de evi aynı anda çevirebilir? GENÇLERE… Gençler, kız-erkek ayırımını kafanızdan silin, bir birinizi insan olarak görün. Belletilenlerle değil, aklınızla yaşama bakın. Geleneklerimizde kız-erkek ayrımı olmadığı gibi tarihte atalarımız kadın-erkek hep birlikte hareket etmiştir. Kurtuluş Savaşı zaferinde kadınlarımızın katkısı büyüktür. Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Kadınlar üzerine sözleri: 21 Mart 1923 Konya Konuşmasında: “Dünyada hiçbir milletin kadını, milletini kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadınından daha fazla çalıştım diyemez.” 1925 yılındaki bir konuşmasında: "Bizim dinimiz hiçbir vakit kadınların erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir. Allah’ın emrettiği şey kadın ve erkek beraber olarak ilim ve kültür edinmeleridir. Kadın ve erkek, bu ilim ve kültürü aramak ve nerede olursa oraya gitmek ve onunla dolu olma zorundadır. İslam ve Türk tarihi tetkik edilirse görülür ki; bugün kendimizi bir türlü kayıtları bağlı zannettiğimiz şeyler yoktur. Türk sosyal hayatında kadınlar ilim, kültür ve diğer hususlarda erkeklerden katiyen geri kalmamışlardır. Belki daha ileriye gitmişlerdir." 1918, Karlsbad Hatıraları: “Bu kadın sorununda cesur olalım. Kuruntuyu bırakalım, açılsınlar, onların beyinlerini ciddî bilim ve bilgi ile süsleyelim. Namusu, bilgiyi sağlıklı şekilde açıklayalım. Şeref ve onur sahibi olmalarına birinci derecede önem verelim.” KADINLARLA DAHA GÜÇLÜYÜZ, DAHA MUTLUYUZ, DAHA İNSANIZ. Hoşça kalın, haftaya yine buradayız…

  • YUMUŞAMA MI? NEFES ALMA MI?

    Ayhan Kızıltan, ben@ayhankiziltan.com, İMECE Gazetesi, Mersin 05 Mayıs 2024 Uğrola Mersin, uğrola Türkiye… Gündem hala Erdoğan – Özel görüşmesi… Görüşme yapıldı, bitti. Günlerdir tartışıldı ne konuşulacak diye… Görüşme tamamlandı, içerik yok, boş koltuk var. Uzmanlar, uzman olmayanlar herkes boş koltuğu tartışıyor hala! Boş koltuktan sıra gelirse arada bir içerik için de fikir yürütülüyor. Bence koltuk boş ya da dolu, oturma düzeni şöyle ya da böyle hiç önemli değil; önemli olan içerik ve niyet! Niyetler ülke ve halkın yararını gözetmekse BU GÖRÜŞMEDEN HAYIR ÇIKAR… Görüşmenin ardından Erdoğan: "Türkiye’nin ve Türk siyasetinin buna ihtiyacı var" "İlk fırsatta CHP'ye ziyareti gerçekleştirerek Türkiye'de siyasetin yumuşama sürecini başlatalım istiyorum" Özel de yaptığı açıklamada: "Biz kamuoyunun gündeminde ne varsa hepsini sayın Erdoğan'la görüşme imkanı bulduk" Yani, Erdoğan dahil, herkesin bildiği, herkesin tartıştığı konular, bu kez de Ana Muhalefetin yeni lideri Özel tarafından ülkeyi yöneten Cumhurbaşkanına bizzat aktarıldı… Muhalefetle iktidarın liderlerinin görüşmesi, konuşması, fikir alışverişi gayet doğal, yararlı da. En azından halktaki umutsuzluğu kaldırır ve gerilimi de düşürür. Bu görüşme ile ilgili farklı bir yorum yapacağım… Erdoğan şu mesajı vermiş olabilir mi? “Bakın ben Cumhurbaşkanı olarak sizleri dinlemeye hazırım, gelin dertlerinizi güzel güzel anlatın ben de notlarımı alayım ve çözüm sağlamak için uğraşayım. Bağırıp çağırıp muhalefet etmenize gerek yok” Bu çok yararlı oldu denilen görüşmeden sonra Özel çıkıp sert muhalefet yapar mı? Yaparsa demezler mi? “Cumhurbaşkanı seni dinledi, söylediklerini not etti ve gerekenleri yapacağız dedi. Hem iade-i ziyaret de yapacağım dedi” Yani, biraz zaman ve sabır! İşte bu ziyaretin düzenlenmesinin asıl amacı zaman kazanmak mıydı Cumhurbaşkanı için yoksa? Özel Cumhurbaşkanına ilettiği konuların çözülmesi konusunda bir süre verdi mi? Cumhurbaşkanı iletilenlere çözümler sağlanacağı konusunda bir ümit verdi mi? İade-i ziyaret (karşı ziyaret) görüşmesinden önce Cumhurbaşkanının bazı sorunların çözülmesini sağlaması bir iyi niyet göstergesi olur mu? Olursa gerçekten bir yumuşama dönemi başlamış olur Türkiye’de… Karşı ziyaret görüşmesinde, Özel’in çözümler için makul bir süre tanıması gerekir mi? Bu sürede çözümler için adımlar atılmazsa daha sıkı muhalefetin yürütüleceğini de bir şekilde ifade etmeli mi? Aslında Özel şimdiye kadar pek rastlamadığımız şekilde uzlaşma ve diyalogdan yana bir lider görüntüsü veriyor, ama karşısında yılların verdiği siyaset ve strateji birikimi ve deneyimi olan Erdoğan var, üstelik bu konularda müthiş çalışan dinamik ekiplere de sahip. İstediği ya da kendisi açısından gerektiği zaman tansiyonu yükselttikçe yükseltebiliyor, kendisi açısından gerektiği zaman da düşürebiliyor. Kim ne derse desin, Türkiye’de yaşayan herkesin UZLAŞMACI, KAPSAYICI, HOŞGÖRÜLÜ, EMPATİ ve DİYALOGA dayalı bir siyaset istediği belli. Siyasetçiler de halkın bu isteğine uymalı! İnsanlar konuşarak anlaşır; herkes herkesle konuşacak, hep kavga ettik bir yere varamadık. Artık uygarca siyaset yapılan, uygarca tartışılan, birbirini anlayan bir TÜRKİYE olsun! ANAYASA: PARLAMENTER SİSTEM Mİ, PARTİLİ CUMHURBAŞKANLIĞI SİSTEMİ SÜRSÜN MÜ??? Madem diyalog ve yumuşama dönemi başladı, ardından da uzlaşma dönemi gelmeli. Hem de toplumsal uzlaşmayı getirmeli uzlaşma dönemi. İlk uzlaşma Anayasa konusunda olmalı. Bir kere şu ortaya konmalı; yeni Anayasa yaptık diyelim, uyacak mısınız, uymayacak mısınız? Bir de şu soruya yanıt istenilmeli: Neden gerek duyuyorsunuz, şimdiye kadar süregelen Anayasalar ile neyi yapamadınız, yapamadığınız bir şey, elde edemediğiniz bir makam oldu mu? Bu ülkede Anayasaya uyulma nasıl sağlanacak? Anayasa tüm Türkiye Halkını kapsayıcı ve kucaklayıcı olması için mi isteniyor, yoksa kişisel ikballer için mi isteniyor? Yeni Anayasa Metni şeffaf bir şekilde kamuoyuna sunulmalı ve açık açık tartışılmalı, gizli saklı bir şey değil ya Anayasa! Eğer bütün siyasi partiler Anayasanın tüm Türkiye Halkı için olması konusunda içtenlikle aynı düşüncedeyse zaten sorun kolay çözülecektir. Tüm içtenliğimle söylüyorum, bu sistem, Partili Cumhurbaşkanlığı sistemi, iyi gelmedi Türkiye’ye. Türkiye’nin hiçbir sorunu çözülmedi, çözülmediği gibi Türkiye’yi de uçurmadı bu sistem. Alınan hızlı kararlarla yalnızca iktidara yakın bazı grupların büyütüldüğü kanaatindeyim. Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi Orta Doğu ülkelerindeki tek adamlık rejiminden devşirilmiş gibi geliyor bana. Anayasa, Meclis ve Senatodan oluşan güçlü bir İkili Parlamento Sistemine dönüş temelinde yenilenmeli. Hızlı kararlar almakla da olmuyormuş demek ki! Tartışılıp, uzlaşılarak (pazarlık yapılarak değil) alınan kararlar doğru oluyor. İlerici bir Anayasa yapılmalı. Tabii bu görüşmelerde sığınmacılar sorunu da mutlaka görüşülmeli ve mutlaka Türkiye’nin bekası yönünde bir uzlaşmaya varılmalı. TBMM, Türkiye Büyük Millet Meclisi, liyakatli insanlardan oluşup eski etkisine ve saygınlığına kavuşmalı… Türkiye’de artık Türkiye Cumhuriyeti için siyaset yapılmalı! NEDEN SİYASET AĞIRLIKLI YAZIYORUM… Her şeyi siyaset yönetiyor. Dünyayı, Türkiye’yi her yeri siyaset yönetiyor. Dünyanın ve Türkiye’nin daha yaşanabilir olması için siyasetçilerin iyi olması ve iyi yönetmesi gerekmektedir. Yoksa ne Dünya düzelir, ne de Türkiye! Önce siyaset ve siyasetçilerin düzelmesi gerekiyor… Yabancı bir yazar şöyle söylemiş: "BİR POLİTİKACI BİR SONRAKİ SEÇİMİ, BİR DEVLET ADAMI İSE BİR SONRAKİ NESLİ DÜŞÜNÜR. BİR POLİTİKACI PARTİSİNİN BAŞARISINI, BİR DEVLET ADAMI İSE ÜLKESİNİN BAŞARISINI DÜŞÜNÜR". Gazi Mustafa Kemal Atatürk de: Türkiye Cumhuriyeti’ni düşünür ve “TÜRKİYE CUMHURİYETİ İLELEBET PAYİDAR OLACAKTIR” deyip CUMHURİYETİ GENÇLERE EMANET EDER. Hoşça kalın, haftaya yine buradayız…

  • 31 MART YEREL SEÇİMLERİ YAKLAŞTI; ŞUNUN ŞURASINDA KAÇ GÜN KALDI?

    Büyükşehir Başkan Adaylarının önünde gidilecek ne kadar çok geniş bir alan varsa o kadar da az bir süre var. Tabii seçim propagandaları eskisi gibi taban eskitilerek yapılmıyor. İnternet teknolojileri gelişince dolayısıyla sosyal medya da hayli gelişti ve yaygınlaştı. Çok geniş alanlardaki kitlelere kendini ve yapacaklarını anlatma anlamında o kadar kolaylaştı propaganda yapmak. Ama yine de insanlar adayların yüzlerini görüp, ellerine dokunup, seslerini duyup, samimiyetlerini görerek değerlendirmek istiyor. Kenti ve bölgelerini ne kadar iyi etüt etmiş, ne kadar iyi tanıyor, bu göreve hazır mı bilmek istiyor. Son günlerde adayların MAL VARLIKLARI gündeme oturdu. Mersin İMECE Haber Gazetesinde bu konuyu da içeren "Mülkün Sahibi Allah mı?" başlıklı bir yazı kaleme aldım. 18/03/2023 Tarihli İMECE Gazetesinde okuyabilirsiniz.

  • DEĞİŞİM: SİHİRLİ KELİME…

    Ayhan Kızıltan, ben@ayhankiziltan.com, İMECE Gazetesi, Mersin 06/Kasım/2023 Uğurola, Hayırola Türkiye! Türkiye Cumhuriyeti 100. Yılını doldurup ikinci 100. Yılına girdi; yüzyılın en önemli günüydü 29 Ekim 2023 Pazar. Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin Yüzüncü Yılını doldurmasından tam 7 gün sonra Cumhuriyet’in gelişmesinde önemli bir rolü olan ve Cumhuriyet ile yaşıt olan yine Atatürk tarafından kurulan CHP Cumhuriyet Halk Partisi çok önemli bir kurultay yaptı. Ben bir Demokrasi Şöleni olarak gördüm bu kurultayı ve öyle de oldu; tüm Türkiye’nin gözü bu kurultayda ve sonucu büyük bir merakla bekleniyordu… Sihirli kelime DEĞİŞİM sloganı ve amacı ile seçime giren aday Sayın Özgür Özel tepedeki değişimi gerçekleştirdi… Bir anlamda CHP’de tarih yinelendi… Baba oğulun karşı karşıya geldiği 1972 kurultayı CHP tarihinin dönüm noktalarından biri olmuş, Ecevit çok sevdiği büyüğü İsmet İnönü’ye karşı kazanmıştı Genel Başkanlık seçimini. CHP’de yeni bir dönüm noktası oldu bu kurultay. Siyasi partilerimizde genel başkanlık seçiminin demokratik bir şekilde seçimle değişmesinin diğer partilere örnek olup benimsenmesine yol açabilir; yani hep şikayetçi olduğumuz liderlik sultası sona erip gerçek parti içi demokrasiye kavuşur partilerimiz. Bu sonuçta sokağın sesine kulak veren delegelerin sağduyusu etkili oldu diye düşünüyorum… Değişim için sihirli kelime dedik; ancak bu değişim çağa uygun ufku çok uzakları gören gerçek bir sosyal demokrasi anlayışıyla sistemli topyekün değişim olursa sihir etkisi yapacaktır. KEMAL KILIÇDAROĞLU… Tam 13 yıl beş ay 15 gün CHP Genel Başkanlığı yaptı… Sayın Kemal Kılıçdaroğlu son derece kibar, saygılı, dürüst bir insandı… Bülent Ecevit’i, Erdal İnönü’yü nasıl anlamadıysak Kemal Kılıçdaroğlu’nu da anlayamadık… Bu üç lider de İskandinav ülkelerindeki siyasetçi ve devlet adamları gibi bir yapıya sahipti… Biz hep bağıran, çağıran, hakaret eden, uyanıklık yapan siyasetçileri siyasetçi saydık… Ecevit’i, İnönü’yü anlasaydık belki daha iyi bir Türkiye’de olabilirdik… Kılıçdaroğlu toplumu ayrıştırmayı değil birleştirmeyi istedi, anlayamadık… Türkiye’nin ve halkın birçok sorununu ve çözüm önerilerini ortaya koydu… Emekleri maaşlarının artışı, asgari ücretin artışı, bir çok sosyal hakkın verilişi onun ısrarlı bir biçimde dile getirmesi sayesinde gerçekleşti… Bundan sonraki yaşamında sağlık, mutluluk ve huzur dilerim. ÖZGÜR ÖZEL… Medeni cesaret göstererek büyük bir özgüvenle çıktığı genel başkanlık yarışında iyi bir ekip çalışması ve değişim sloganı ile çıktı; insanları gerçekten değişime inandırdı… Şimdi önünde başarması gereken iki önemli görev var… Birincisi çok yaklaşan yerel seçimler ve ondan daha zor ve sıkıntılı bir değişim süreci var. Yerel seçimler için adayların belirleme süreci itinayla, ince eleyip sık dokuyarak yürütülmeli… Milletvekili adaylarının belirlenmesi parti tabanını çok rahatsız ve mutsuz etmişti. Şimdi Sayın Özel Belediye Başkan adaylarının seçimini çok dikkatli ve kapsayıcı bir çalışmayla yapmalı. Yerel Seçimlerde başarılı olmak zorunda; çünkü ilk önemli görevi... Özellikle İktidar Partisi planlarını sağlamlaştırmak için CHP Kurultayının sonucunu, yani değişim olacak mı olmayacak mı bekliyordu… Başarı için şaibesiz bir süreçle toplumun güven ve sempati duyduğu adayların belirlenmesi gerekiyor… İkinci görevi, artık ivedilikle topyekün bir sistem değişikliği başlatılmalı ve insanlarımıza umut veren gerçek sosyal demokrat planlar ve politikalar ortaya konmalı CHP’de. SONUÇ… İnsanlar gerçekten değişim istiyor, olumlu yönde tabii… Yalnızca CHP’de değişim değil, tüm Türkiye’de hatta tüm Dünya’da değişim istiyor… Dünya’daki savaşlar, emperyalist ülkelerin insanları hiçe sayarak Dünya’da hakimiyet sağlamak için yayılmacı emelleri… Daha huzurlu, daha mutlu, sorunsuz, gelecek kaygısı olmadan, refah içinde bir yaşam istiyor… İşte bu ortamı oluşturacak siyasi partilerdir. Bu yüzden CHP’deki değişim insanlara bir umut oldu adeta. GENÇLER… Günümüzü okuyup, geleceği kurgulayın, evrensel düşünüp Dünya’ya entegre olun, dayatılan safsatalara aldanıp hayatınızı bu safsatalara göre yönlendirmeyin… Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ü iyi anlayıp onun izinden geleceğe emin adımlarla yürüyün. Hoşça kal Mersin, haftaya yine buradayız…

  • SEÇİM, BAYRAM, GEÇİM…

    Ayhan Kızıltan, ben@ayhankiziltan.com, Mersin 08 Nisan 2024 Mutlu Bayramlar Mersin, Mutlu Bayramlar Türkiye… Nerdeee o eski bayramlar! Sahi ne oldu eski bayramlara? Sabah erken kalkıp yıkanıp temizlenip misler gibi, tertemiz bayramlıklarımızı giyip coşkuyla büyüklerimizin ellerini öperdik. En büyüğümüzün evinde toplanıp ailece değil, neredeyse sülalece, hazırlanan yemekleri, tatlıları yer, şerbet ya da limonatalarımızı içerdik. Çocuklar olarak en büyük zevkimiz, el öpünce aldığımız madeni paraları, ki o madeni paraların değeri çok yüksekti, pantolonlarımızdaki saat ceplerimize koyardık. Tüm bayram boyunca bayram yeri, çarşı, pazar, bakkal bakkal dolaşıp harcayarak bitiremezdik o madeni harçlıkları. Mahallemizin varsıl, yoksul ve orta direk sakinleri birbirini hiç ayırt etmeden bayramlaşır; yine bu sakinlerin biz çocukları da harçlıklarımızı paylaşarak gezip oynardık. Bayram sonunda cebimizde harçlıklarımızdan artan parayla dolaşırdık. 6 Nisanda iki yaşına basan torunum Nil’in her anlattığım şeyin sonunda sorduğu gibi; NE OLMUŞ BAYRAMLARA DEDE? SEÇİM… Yerel Seçimler bitti, sonuç iyimserlik ve umut aşıladı ulusumuza… Ulusumuz görevini yaptı. Şimdi top Kentleri, İlçeleri yönetecek Belediye Başkanlarında! Siyaseti yönlendirip Ülkeyi yönetecek ve yönetmeye aday siyasilerde. Ayaklarınız yere sağlam bassın! Bu halk getirebildiği gibi gönderebileceğini de anımsadı… Hep bana hep bana yok artık… HALK KENDİNE GELDİ, GÜCÜNÜN FARKINA VARDI! Ona göre… GEÇİM… Bayramdan sonra zorlu günler başlıyor herkes için… Hükümet yerel seçimlerde halkın verdiği GEÇİM ve TUTUM (TASARRUF) dersine çalışırken öte yandan da ekonomiyi, dış politikayı, sanayileşmeyi, ihracatı ve üretimi arttırmayı düşünüp fantezilerden vazgeçerek Cumhuriyetin kuruluş ilkelerini ve kurallarını benimsemeye zaman ayıracak. Kemer sıkacak ben değilim, beni geçim sıkıntısına sokanlar kemer sıkacak dedi halk. Millete din iman, kendilerine han hamam diye başlık atmıştı bir ulusal gazetemiz bir zamanlar. Halk bu başlığı mı anımsadı acaba? Ben bu oyuna düşmem artık diyor. Siyasetçiler siyasetin içini de dışını da temizleyip liyakatli kadrolarla donatacak siyaseti. Ülkeyi ayağa kalkındıracak planlar, projeler Halkımız yıllardır aldığı dersi çalışıp iyi uyguladı. Ama her gün derslerini tekrarlamalı, kendini geliştirmeli ve ders verdiklerinin sıkı takipçisi olmalı artık. Ders alıp almadıklarını denetlemeli… MUTLU, HUZURLU, SAĞLIKLI NİCE BAYRAMLAR DİLİYORUM…

  • GÜÇLÜ OLMANIN YOLU HER ŞEYE HÜKMETMEK DEĞİLDİR.

    SİYASETÇİLER KENDİ GÖREV VE YETKİ ALANLARI DIŞINA ÇIKIP HER YERE MÜDAHALE EDEREK NÜFUZ ALANLARINI GENİŞLETMEYE ÇALIŞMAKTAN VAZGEÇMELİ. KAOS BUNDAN DOĞUYOR. EN GÜÇLÜ OLMANIN YOLU, HER KURUMA, HERKESE, HER ŞEYE HÜKMETMEKTEN GEÇMEZ. EN GÜÇLÜ OLMAK İÇİN: KENDİ GÖREV ALANINDA KAL İŞİNİ EN İYİ ŞEKİLDE YAP ADİL OL DÜRÜST OL DEVLETİN PARASINI MALINI KORU GÖREVİNİ DÜRÜSTÇE YAPANLARIN ÖNÜNÜ AÇ ÇIKARCILARA MEYDAN VERME MERHAMETLİ OL ALÇAKGÖNÜLLÜ OL HALKIN YANINDA OL O ZAMAN EN GÜÇLÜ SENSİN.

  • MERSİN: TOPYEKÜN KALKINMIŞ BİR KENT

    Benim için Mersin, yalnızca bir şehir adı değildir. Mersin; Akdeniz’e açılan bir kapı, Anadolu’nun üretimini dünyaya ulaştıran bir geçit. Tarımı, sanayisi, limanı, serbest bölgesi, turizmi, kültürü ve insan zenginliğiyle Türkiye’nin en önemli kalkınma merkezlerinden biridir. Mersin’in Potansiyeli Bu nedenle amacım, Mersin’i yalnızca merkez ilçeleriyle değil, bütün ilçeleriyle birlikte düşünmek. Anamur’dan Tarsus’a, Çamlıyayla’dan Mut’a, Silifke’den Erdemli’ye, Gülnar’dan Bozyazı’ya, Akdeniz’den Toroslar’a, Yenişehir’den Mezitli’ye kadar bu büyük kentin tüm potansiyelini ortak bir gelecek vizyonunda buluşturmaktır. Mersin’in geleceği, tek bir sektörün, tek bir kurumun, tek bir ilçenin ya da tek bir grubun başarısıyla kurulamaz. Mersin’in geleceği; tarımın, sanayinin, lojistiğin, turizmin, ticaretin, kültürün, eğitimin, teknolojinin ve kent yaşamının birbirini tamamladığı bütüncül bir kalkınma anlayışıyla kurulabilir. Ben bu anlayışı “topyekûn kalkınmış bir Mersin” hedefi olarak görüyorum. Vizyonum Vizyonum; Mersin’i Türkiye’nin üretim, lojistik, tarım, turizm, sanayi ve yaşam kalitesi bakımından örnek gösterilen kentlerinden biri haline gelmesine katkı sağlamaktır. Bu vizyonun merkezinde üç temel düşünce vardır: Her İlçenin Değeri: Mersin’in her ilçesi kendi değerleriyle kalkınmalıdır. Anamur’un tarımsal üretimi, Tarsus’un tarihsel ve sanayi birikimi, Mut’un zeytini ve kırsal üretim gücü, Silifke’nin tarım ve turizm potansiyeli, Erdemli’nin narenciyesi, Çamlıyayla’nın yayla kültürü, Gülnar’ın doğal kaynakları, Bozyazı’nın kıyı ve tarım zenginliği, merkez ilçelerin ticaret, eğitim, kültür ve hizmet kapasitesi aynı kalkınma haritasının parçalarıdır. Birlikte Planlama: Mersin kendi içinde bölünmüş değil, birbirini tamamlayan bir kent olarak planlanmalıdır. Sahil ile yayla, ova ile dağ, liman ile üretici, sanayi ile tarım, üniversite ile iş dünyası, belediyeler ile kamu kurumları aynı hedef doğrultusunda çalışmalıdır. Çünkü Mersin’in gerçek gücü, parçalarının ayrı ayrı varlığında değil, bu parçaların birlikte oluşturduğu büyük sinerjidedir. Geleceğe Hazırlık: Mersin yalnızca bugünün sorunlarını çözmekle yetinmemeli, geleceğin dünyasına hazırlanmalıdır. İklim değişikliği, su kaynakları, gıda güvenliği, teknoloji, lojistik koridorlar, enerji, nitelikli istihdam ve gençlerin geleceği artık kentlerin kaderini belirleyen temel konulardır. Mersin bu alanlarda geç kalan değil, ön alan bir kent olmalıdır. Misyonum Misyonum; Mersin’in potansiyelini doğru okumak, sorunlarını açık yüreklilikle dile getirmek, çözüm önerileri üretmek ve bu kentin ortak aklının oluşmasına katkı sunmaktır. Benim için Mersin’e hizmet, yalnızca proje üretmek değildir. Aynı zamanda bu kentin kurumlarını kişisel hesaplardan, dar çevre ilişkilerinden ve liyakatsiz tercihlerden koruma sorumluluğudur. Çünkü kurumlar zayıflarsa kent zayıflar; liyakat kaybolursa ortak gelecek duygusu da zarar görür. Bu misyon, sadece fikir üretmekten ibaret değildir. Sahayı dinlemeyi, sorunları doğru teşhis etmeyi, çözüm önerilerini somutlaştırmayı ve kentin tüm kesimlerini aynı masa etrafında buluşturmayı gerektirir. Bugüne kadar iş dünyasında, sanayide, mühendislik alanında, sivil toplumda ve Mersin Ticaret ve Sanayi Odası Başkanlığı sürecinde edindiğim deneyim bana şunu açıkça göstermiştir: Mersin’in sorunu potansiyel eksikliği değildir. Mersin’in asıl ihtiyacı, bu potansiyeli doğru planlayan, kurumlar arasında eşgüdüm sağlayan, ilçeler arasında denge kuran ve kentin enerjisini ortak hedeflere yönlendiren bir kalkınma anlayışıdır. Benim Mersin’e dair çalışmalarım bir makam arayışının, bir koltuk hesabının ya da kişisel bir beklentinin sonucu değildir. Hiç kimsenin makamında gözüm yoktur. Benim için asıl mesele, kimin hangi koltukta oturduğu değil; Mersin’in hangi hedefe doğru yürüdüğü, hangi sorunlarını çözdüğü ve hangi fırsatlarını değerlendirdiğidir. Uzunca bir süredir ürettiğim fikirler, yazılar, öneriler ve projelerle, makam sahibi olmadan da bu kente hizmet edilebileceğini göstermeye çalışıyorum. Çünkü Mersin’e hizmet etmek yalnızca resmi görevlerle sınırlı değildir. Bilgiyle, deneyimle, emekle, ortak akılla ve kent sevgisiyle de hizmet edilir. Benim durduğum yer tam olarak burasıdır. Mersin için düşünmek, Mersin için yazmak, Mersin için proje üretmek, Mersin’in sorunlarına çözüm aramak ve bu kentin ortak geleceğine katkı sunmak benim için bir makam meselesi değil, bir sorumluluk meselesidir. Bu nedenle benim görev anlayışım; ayrıştırmadan, dışlamadan, kentin hiçbir kesimini geride bırakmadan Mersin için düşünmek, yazmak, önermek, tartışmak ve çözüm üretmektir. Topyekûn Kalkınma Ne Demektir? Topyekûn kalkınma, yalnızca ekonomik büyüme demek değildir. Topyekûn kalkınma; üreticinin emeğinin değer bulması, sanayicinin rekabet gücünün artması, gençlerin bu kentte gelecek görmesi, kadınların üretime ve karar süreçlerine daha güçlü katılması, esnafın ayakta kalması, çiftçinin kazanması, limanın kente yük değil değer katması, turizmin birkaç ayla sınırlı kalmayıp yılın tamamına yayılması demektir. Topyekûn kalkınma; kent merkezinin büyürken ilçelerin geride kalmaması, kırsalın boşalmaması, yaylaların korunması, sahillerin plansız yapılaşmaya teslim edilmemesi, tarım alanlarının değerinin bilinmesi, sanayi alanlarının doğru planlanması, ulaşımın ve altyapının geleceğe göre tasarlanması demektir. Topyekûn kalkınma; Mersin’in yalnızca zenginleşmesi değil, daha adil, daha yaşanabilir, daha huzurlu ve daha güçlü bir kent haline gelmesi demektir. Ortak Akıl, Kurumsal İş Birliği ve Vizyon Projeleri Mersin’in geleceği, tek başına hiçbir kişinin, kurumun ya da siyasi anlayışın omuzlarına bırakılamayacak kadar önemlidir. Bu kentte belediyeler, kamu kurumları, meslek odaları, üniversiteler, sanayi kuruluşları, kooperatifler, üretici birlikleri, sivil toplum örgütleri, gençler, kadınlar, esnaf ve iş insanları aynı hedef etrafında buluşmalıdır. Mersin’in ihtiyacı, kavga değil koordinasyondur. Dağınıklık değil planlamadır. Kısa vadeli gösteriler değil, uzun vadeli kalkınma projeleridir. Benim savunduğum ortak akıl anlayışı, herkesin aynı şeyi düşünmesi değildir. Tam tersine, farklı bilgi ve deneyimlerin aynı kentin geleceği için yapıcı biçimde buluşmasıdır. Mersin’in tüm renkleri, tüm inançları, tüm kültürleri, tüm ilçeleri ve tüm sektörleri bu ortak geleceğin doğal paydaşıdır. Liyakat, Kurumsal Ahlak ve Kamu Yararı Mersin’in geleceği, yalnızca doğru projelerle değil, doğru insanlarla ve doğru yönetim anlayışıyla kurulabilir. Bu nedenle kentimizin önemli kurumlarının kişisel çıkar hırslarına, dar grup hesaplarına ya da kısa vadeli güç mücadelelerine teslim edilmesine kesinlikle karşıyım. Kurumlar, kişilerin nüfuz alanı haline getirilmemelidir. Bir kentin kaderini etkileyen görevler; kişisel yakınlık, hemşerilik, siyasi aidiyet, akrabalık, sadakat ilişkisi ya da “sözümü dinler” anlayışıyla dağıtılmamalıdır. Bu anlayış, yalnızca kurumları zayıflatmaz; kentin ortak geleceğine, toplumsal güvene ve kamu yararına da zarar verir. Benim savunduğum yönetim anlayışında esas ölçü liyakattir. Bir göreve getirilecek insanın kimlere yakın olduğuna değil; ne bildiğine, ne üreteceğine, hangi birikime sahip olduğuna, kente nasıl katkı koyacağına ve o kurumun saygınlığını nasıl ileriye taşıyacağına bakılmalıdır. Mersin’in kurumları, bu kentin ortak değerleridir. Meslek odaları, belediyeler, kamu kurumları, sivil toplum kuruluşları, kooperatifler, birlikler ve kentin ekonomik, sosyal, kültürel yaşamına yön veren tüm yapılar; kişisel hesapların değil, kamu yararının hizmetinde olmalıdır. Bu nedenle liyakatin, şeffaflığın, katılımcılığın ve kurumsal saygınlığın savunulması benim için yalnızca yönetimsel bir tercih değil, ahlaki bir sorumluluktur. Mersin’in geleceğini birkaç kişinin kişisel hesabına, dar çevre ilişkilerine ya da kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklara bırakamayız. Bu kentin kurumları güçlü olursa Mersin güçlü olur. Kurumlar liyakatle yönetilirse Mersin’in potansiyeli doğru biçimde harekete geçer. Ben, kentimizin önemli kurumlarının ehil, birikimli, dürüst, çalışkan ve kamu yararını önceleyen insanlar tarafından yönetilmesi için var gücümle çalışacağım. Çünkü topyekûn kalkınmış bir Mersin hedefi, ancak liyakatli kadrolarla, güçlü kurumlarla, şeffaf yönetimle ve ortak akla dayalı bir kent kültürüyle gerçekleşebilir. Üretimden Dünyaya Açılan Mersin Mersin’in en büyük üstünlüklerinden biri, üretim ile lojistiği aynı coğrafyada buluşturabilmesidir. Bu kentte toprak üretir, sanayi işler, liman dünyaya ulaştırır. Bu zincir doğru kurulduğunda Mersin yalnızca Türkiye için değil, Akdeniz havzası, Orta Doğu, Kafkasya ve Avrupa bağlantıları için de stratejik bir merkez haline gelir. Bu nedenle tarım ürünlerinin katma değerli hale getirilmesi, soğuk zincir altyapısının güçlendirilmesi, organize sanayi bölgelerinin doğru planlanması, lojistik merkezlerin kent trafiği ve yaşam kalitesiyle uyumlu geliştirilmesi, liman bağlantılarının güçlendirilmesi ve ihracata dönük üretimin desteklenmesi Mersin’in kalkınma gündeminin temel başlıkları olmalıdır. Mersin’in hedefi, yalnızca mal taşıyan bir kent olmak değildir. Mersin; üreten, işleyen, markalaştıran, ihraç eden, teknoloji kullanan ve dünyayla rekabet eden bir kent olmalıdır. Yaşanabilir Kent, Güçlü Toplum Kalkınma yalnızca rakamlarla ölçülemez. Bir kentin gerçek kalkınması, o kentte yaşayan insanların yaşam kalitesiyle ölçülür. Mersin’de trafik, altyapı, su, çevre, planlama, konut, eğitim, kültür, sosyal uyum ve güvenlik gibi konular ekonomik kalkınmadan ayrı düşünülemez. Çünkü üretim yapan insanın, yatırım yapan sanayicinin, tarlasına emek veren çiftçinin, okuluna giden öğrencinin, dükkânını açan esnafın ve ailesiyle huzurlu yaşamak isteyen her yurttaşın ortak ihtiyacı iyi yönetilen, planlı ve güven veren bir kenttir. Bu nedenle Mersin’in kalkınma vizyonu sadece yatırım projelerine değil, insan odaklı kent yaşamına da dayanmalıdır. Daha yeşil, daha düzenli, daha güvenli, daha erişilebilir ve daha kültürlü bir Mersin hedefi, ekonomik kalkınmanın tamamlayıcı unsurudur. Benim Taahhüdüm Ben, Mersin’e tepeden bakan bir anlayışla değil, bu kentin sokaklarından, iş yerlerinden, tarlalarından, sanayi bölgelerinden, yaylalarından, limanından ve insanından öğrenerek bakıyorum. Mersin’in sorunlarını da, gücünü de, eksiklerini de, fırsatlarını da sahadan biliyorum. Bu nedenle amacım, Mersin için yalnızca temenniler dile getirmek değil; uygulanabilir, ölçülebilir, sürdürülebilir ve ortak akla dayalı vizyon projeleri üzerinde çalışmaktır. Mersin’in geleceği için inancım nettir: Bu kent, doğru planlama ve güçlü iş birliğiyle Türkiye’nin örnek kalkınma kentlerinden biri olabilir. Yeter ki Mersin’i parça parça değil, bütün olarak görelim. Yeter ki ilçelerimizi birbirinin rakibi değil, birbirinin tamamlayıcısı olarak düşünelim. Yeter ki ortak aklı, üretimi, bilimi ve kent sevgisini aynı hedefte buluşturalım. Benim amacım budur: Anamur’dan Tarsus’a, Çamlıyayla’dan Mut’a kadar Mersin’in tüm potansiyelini harekete geçirmek; Mersin’i tarımıyla, sanayisiyle, limanıyla, turizmiyle, kültürüyle ve insanıyla topyekûn kalkınmış bir Türkiye kenti yapmak.

  • MERSİN, AYRICALIKLI KENT

    Ayhan Kızıltan, ben@ayhankiziltan.com, İMECE Gazetesi, Mersin 11/09/2023 Uğurola (merhaba) Mersin! Ayrıcalıklı bir kentsin... Senin kadar çok olanağı olan bir kent az bulunur doğrusu… Burada Mersin'in bir türlü tamamlanmayan ve hayata geçirilmeyen önemli yatırımlarından söz etmeyeceğim. Herkes biliyor… Üzerinde durmak istediğim konu bu yatırımların yalnızca Mersin'i ilgilendirmediği... MTSO Yönetim Kurulu Başkanlığım sürecinde birçok konuşmamda ve yazımda vurgulamıştım; Mersin yalnız kendine hizmet eden bir kent değil, geniş bir artbölgeye hizmet eden güçlü ekonomik kimlikleri olan bir kenttir. Mersin'e yapılacak çoğu yatırım, artbölgesindeki illere de hizmet edecektir… Görevden ayrılmamdan birkaç hafta önce OSBÜK Organize Sanayi Bölgeleri Üst Kuruluşu Yönetim Kurulu Başkanı ve Konya geçen dönem Sanayi Odası Başkanı değerli dostum Memiş Kütükçü, OSBÜK Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı ve Adana Hacı Sabancı Organize Sanayi Başkanı Bekir Sütçü, bazı OSBÜK Yönetim Kurulu Üyeleri ile OSBÜK Denetim Kurulu Üyesi ve Mersin Tarsus Organize Sanayi Başkanı Sabri Tekli'nin odamızı ziyaretlerinde bu konuyu gündeme getirmiştim. Mersin'deki önemli yatırımların tamamlanması ve hayata geçirilmesi için artık Konya, Karaman, Adana, Kahramanmaraş, Kayseri, Gaziantep, Şanlıurfa, Diyarbakır gibi kentlerin de Mersin ile ortak hareket etmesi gerektiğini belirtmiştim; çünkü bu yatırımlar bu kentler için de yaşamsal yatırımlar. Görüş birliğine varıp eylem planı hazırlamaya karar vermiştik. Sonrası malum; görevden ayrılmam sağlanınca kaldı bu iş… Bu yazım Mersin'in ve bu kentlerin dinamiklerini harekete geçirir belki… Türkiye plansız bir şekilde büyüyor; ama biz Mersin olarak ilimizi karış karış planlamalıyız. Türkiye'de her şeyin yalnızca 3-5 metropolün dolaylarında kümelenmemesi gerekiyor. İstanbul Sanayi Odası Meclis Toplantısına davet edilmiştim ve bu yönde bir konuşma yaptım İSO Meclisindeki Türkiye'nin büyük sanayicilerine… Anadolu'da Mersin gibi olanakları sonsuz, Çukurova gibi dünyanın büyük ekonomi havzaları arasına girebilecek bölgeler olduğunu… Sanayinin bu bölgelere kaydırılıp hem Anadolu'nun kalkınması hem de Türkiye'nin daha da güçlenmesi sağlanır… Mersin'in bazı odak noktaları var; Kent Merkezi gibi, Mersin Limanı gibi, Çukurova Havalimanı gibi, Turizm Bölgeleri gibi, Nükleer Santral gibi… Bu odakların dolaylarının hem bu tesislerin gereksinimlerini karşılayacak biçimde hem de kent ekonomisi, trafiği ve sosyal yaşamını kolaylaştırıp zenginleştirecek şekilde planlanması gerekiyor… Mersin ilinin karış karış planlanması; nerelerde tarım, nerelerde sanayi, nerelerde lojistik, nerelerde turizm, nerelerde çevre, v.s. yatırımları ve projeleri yürütülebilir planlamalıyız… İlk yazımda yazmıştım; etkileşimli bir köşe olacak diye… İki okuyucum hemen birer istekte bulundu… Birinci istek: İlk yazımdaki 'Kentte gittikçe yoğunlaşan araç trafiği sıkışıklığı, kentsel dönüşüm ve imar planlarının kenti güzelleştirmek, yaşamı kolaylaştırmak, ulaşımı rahatlatmak yerine inşaat rantına göre düzenlenmesi için yaratılan algıların' ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmesini istedi. Bu konu belediyelerin, kent dinamiklerinin ve uzmanların katıldığı bir çalıştayda masaya yatırılmalı öncelikle. Tabii bu konuda yazılacak, çizilecek çok şey var; kentimizin yepyeni bir imar planının tüm kenti kapsayacak bütüncül bir kentsel dönüşüm planlanarak yapılması gerekir. İmar planları tüm kente rant sağlamalıdır; toplumun huzurlu, mutlu ve çağdaş bir ortamda yaşamasını sağlamalıdır… Yalnızca bina yaparak kenti geliştiremezsiniz… Büyükşehir ve ilçe belediyeleri ortak çalışıp tüm kenti gözetecek orta ve uzun vadeli bir program çerçevesinde koordineli yürümeli… Trafik konusunda birkaç fikir sunayım: Kent merkezini Güney-Kuzey doğrultuda Otoyola doğrudan bağlayacak en az iki kesintisiz transit bulvar açılması hem kent merkezini canlandırır hem de kent içindeki trafiği rahatlatır. Bu Güney-Kuzey Bulvarları aynı zamanda sel baskınlarını da önler… Üç önemli katlı kavşak; Sayapark Kavşağı, Mezarlık Kavşağı, Hal Kavşağı… Bu kavşakların hızlı bir şekilde yapılması, Hüseyin Okan Merzeci Bulvarını kenti batıdan doğuya-doğudan batıya geçen bir ekspres bulvar durumuna getirir. Yok eğer bu katlı kavşakların yapımına çok uzun süre sonra başlanacaksa, özellikle Sayapark kavşağı geçişi kolaylaştırıp hızlandıracak şekilde düzenlenebilir… Kısa vadede yapılacak işler de var trafiği rahatlatmak için hem yayalar hem sürücüler hem de belediyeler tarafından… Topluma taşıma duraklarının düzensizliği trafiği aksatan önemli bir etmen; bu düzensizliği yaratan araç sürücülerinin otobüs duraklarına ve yakınlarına park etmesi toplu taşıma araçlarının duraklara yanaşmasına engel oluyor… Dolmuşlar ve özel halk otobüslerinin özellikle Yenişehir'den sonra duraklara uymaması… Yayaların yaya geçitlerine uymaması… Araç sürücülerinin yaya geçitlerinde yayalara yol vermemesi… Araç sürücülerinin sürekli şerit değiştirmesi… Motosikletlilerin, özellikle getir götürcülerin, televizyonda izledikleri motosiklet binicileri gibi atraksiyon yapması… Çöp toplayan derme çatma araçların trafiği allak bullak etmesi… İkinci istek: Aziz Sancar gençlere 'günlük dedikodulardan uzak durun bilimle uğraşın' demişti. Bu çerçevede her yazınızın sonunda Mersinli gençlere hatta tüm gençlere bir nasihatle bitirin diye yazdı bir okuyucum bana. Gençlere: Ulu Önder Atatürk'ün 'Bütün ümidim gençIiktedir!' sözünü iyi anlayın lütfen gençler. Atamızın güvenini sarsmayın! Hoşça kal Mersin, pazartesi yine buradayız kısmetse…

  • AVM’LER KARŞISINDA KENT MERKEZLERİ NASIL AYAĞA KALKAR?

    "Arife günü biraz şehir merkezini dolaştım; bazı esnaf arkadaşlara uğrayıp sohbet ettim. Biraz da kendim için bayram alış verişi yaptım. Atatürk Caddesi, Silifke Caddesi, İstiklal Caddesi, Zeytinlibahçe Caddesi ve Kuvayi Milliye Caddelerini dolaştım. Buralar Mersin’in alış veriş kalbi diyeceğimiz caddeler; ancak o eski kalabalıklar yok. Şehir Merkezi (Downtown) kan kaybediyor. Görüştüğüm esnaflar çok dertli. Dolaşırken kendi aralarında konuşan esnaflara kulak misafiri oldum; konuştukları hep “çarşı nasıl ayağa kaldırılır”. Aslında buraların ayağa kalkması için esnafların kafasında çözümler çok; onları dinlemek gerekiyor. Yetkililer ve etkililer biraz bu caddeleri dolaşıp esnafla sohbet etsin, ama gövde gösterisi yapar gibi arkalarında kalabalıklarla değil; yanında not alacak ve konuyla ilgili birileri olsun yeter. Böyle olursa esnaflar gerçekten çözüm sağlanma konusundaki samimiyete inanır. Bu konuya hayli zaman ayırmalı yetkili ve etkililer. Daha sonra AVM’leri dolaştım; AVM’lerin etrafındaki yoğun trafik ve içerideki insan kalabalıkları durumu açıkça gösteriyor. Yazımın başlığı da zaten “AVM’LER KARŞISINDA KENT MERKEZLERİ NASIL AYAĞA KALKAR?” Bu konuda çözüm önerileri sunan bir çok yazım var; dileyen ayhankiziltan.com ya da imecegazetesi.com adreslerinden okuyabilir." ŞEHİRLER YALNIZCA BETONLA DEĞİL, YAŞAYAN SOKAKLARIYLA AYAKTA KALIR Bir şehrin gerçek kalbi neresidir? Sadece yüksek binaların yükseldiği alanlar mı? Sadece büyük yatırımlar mı? Sadece geniş yollar mı? Sadece AVM’ler mi? Tabi ki hayır. Bir kentin gerçek kalbi; insanların yürüdüğü, karşılaştığı, alışveriş yaptığı, oturduğu, konuştuğu, nefes aldığı kent merkezidir. Bugün Türkiye’nin birçok kentinde olduğu gibi Mersin’de de çok önemli bir dönüşüm yaşanıyor. Kent merkezleri yavaş yavaş müşteri kaybediyor.Küçük esnaf zorlanıyor.İnsanlar şehir merkezlerinden uzaklaşıyor.Ticaret AVM’lere kayıyor. Çünkü vatandaş artık önce şunları düşünüyor: Çarşıya nasıl ulaşacağım? Arabamı nereye koyacağım? Tuvalet ihtiyacını nerede gidereceğim? Güneşten nasıl korunacağım? Yağmurdan nasıl korunacağım? KENT MERKEZLERİNİN EN BÜYÜK SORUNU: ERİŞİLEBİLİRLİK Bugün birçok insan kent merkezine gitmek istemiyor değil.Gitmekten vazgeçiyor. Neden? Çünkü: trafik yoğun, park yeri yok, yol kenarları düzensiz, kısa süreli park imkânı sınırlı, alternatif otopark yetersiz, toplu taşıma ise çoğu zaman yeterince güçlü değil. Sonuçta vatandaş: “Merkezde yarım saat park yeri arayacağıma AVM’ye giderim” diyor. Ve haklı görüyor kendisini; haklı da. Çünkü AVM ona: kolay ulaşım, ücretsiz otopark, güvenlik, düzen, konfor sunuyor. Kent merkezi ise giderek stres üreten bir alana dönüşüyor. OYSA KENT MERKEZİ SADECE TİCARET DEĞİLDİR Bu mesele yalnızca esnaf meselesi değildir. Kent merkezleri: şehrin hafızasıdır, sosyal hayatıdır, kültürüdür, kamusal yaşamıdır. Bir şehir kent merkezini kaybetmeye başladığında; Sadece mağazalarını değil, şehir ruhunu da kaybetmeye başlar. Yerel işletmeler kapanır. Sokak kültürü zayıflar. İnsan hareketi azalır. Kamusal yaşam AVM koridorlarına sıkışır. Şehirler birbirine benzemeye başlar. Oysa gerçek şehir hayatı kontrollü kapalı alanlarda değil, yaşayan sokaklarda oluşur. ÇÖZÜM YASAK DEĞİL, AKILLI PLANLAMADIR Bugün en büyük hata şu: Alternatif üretmeden kısıtlama yapmak. Oraya park etme, buraya park etme; Nereye park etsin insanlar da çarşıyı dolaşsın? Oysa çağdaş şehircilik şunu söyler: Önce erişimi kolaylaştır, sonra düzenle. Yani: önce otopark üret, önce toplu taşımayı güçlendir, önce yönlendirme sistemlerini kur, önce çevre bağlantılarını tamamla. Daha sonra trafik yönetimi uygulanır. Aksi halde yapılan her yasak, vatandaşı AVM’ye yönlendirir. KENT MERKEZLERİ NASIL AYAĞA KALKAR? Öncelikle şehir merkezleri yeniden erişilebilir hale getirilmelidir. ÇEVRE OTOPARK HALKALARI OLUŞTURULMALI Kent merkezinin çevresinde: çok katlı, uygun fiyatlı, güvenli, yürünebilir bağlantılı otopark alanları oluşturulmalıdır. Amaç araçları merkezin dışına yönlendirirken, insanı merkezde tutmaktır. KISA SÜRELİ PARK ÜCRETSİZ OLMALI İlk 30-45 dakika ücretsiz park uygulaması, esnaf için hayatidir. Çünkü esnafın ihtiyacı uzun süreli araç park edilmesi değil, yüksek müşteri sirkülasyonudur. ÇALIŞANLARIN VE ESNAFLARIN ARAÇLARI MERKEZ DIŞINA ALINMALI Yol kenarlarını gün boyu işgal eden araçların önemli bölümü: çalışanlar, ofis personeli, esnaflar, uzun süreli kullanıcılar. Müşteri ile çalışan parkı ayrıştırılmalıdır. AKILLI YÖNLENDİRME SİSTEMİ KURULMALI İnsanlar çoğu zaman park yeri olmadığı için değil, boş yerin nerede olduğunu bilmediği için trafikte dolaşıyor. Dijital yönlendirme sistemleri artık zorunluluktur. KENT MERKEZİ YAŞAM ALANINA DÖNÜŞTÜRÜLMELİ Sadece alışveriş değil: kültür, yeme içme, yürüyüş, sanat, gece yaşamı kent merkezine geri dönmelidir. Çünkü insanlar yalnızca alışveriş için değil, yaşamak için de şehir merkezine gelir. AÇIK HAVA AVM MODELİ: KENT MERKEZLERİ İÇİN YENİ NESİL ÇÖZÜM Bugün dünyada birçok şehir, kent merkezlerini klasik yöntemlerle değil, “açık hava AVM” modeliyle yeniden canlandırmaya çalışıyor. Bu modelin mantığı çok basit: AVM’nin: düzenini, konforunu, güvenlik hissini, cazibesini alıp, bunu gerçek şehir sokaklarına taşımak. Yani kapalı beton kutular yerine; yaşayan kent caddelerini modernleştirmek. Özellikle alışveriş yoğunluğu yüksek ana caddeler: kaliteli kaldırım düzenlemeleri, gölgelendirme sistemleri, estetik kent mobilyaları, cep otoparklar, kontrollü trafik akışı, güçlü aydınlatmalar, yeme içme alanları, modern tuvaletler, sokak etkinlikleri, sanat ve kültür noktaları ile birer “yaşam koridoruna” dönüştürülebilir. Böylece insanlar yalnızca alışveriş için değil; gezmek, vakit geçirmek, sosyalleşmek, şehir deneyimi yaşamak için de kent merkezine gelir. AVM’lerin başarısının önemli nedeni budur: İnsanlara yalnızca ürün değil, “deneyim” sunmaları. Oysa kent merkezleri bunu çok daha güçlü yapabilir. Çünkü kent merkezlerinde: gerçek sokak vardır, gerçek şehir vardır, tarih vardır, kimlik vardır, kent kültürü vardır, spontane yaşam vardır. Kapalı AVM’lerin hiçbir zaman tam anlamıyla oluşturamayacağı şey de budur. Özellikle Mersin gibi: iklim avantajı olan, sahil kültürü bulunan, yürünebilir akslara sahip, sosyal yaşam potansiyeli yüksek şehirlerde açık hava AVM modeli büyük fırsatlar sunabilir. Belirli ticaret akslarının: modern kent estetiğiyle, güçlü erişim sistemiyle, otopark entegrasyonuyla, yaya öncelikli planlamayla yeniden düzenlenmesi, kent merkezlerini yeniden cazibe merkezi haline getirebilir. MESELE SADECE TRAFİK DEĞİL, KENTİN GELECEĞİDİR Bugün dünyada başarılı şehirler: insan odaklı, erişilebilir, yaşayan kent merkezleri oluşturmaya çalışıyor. Çünkü güçlü şehirler yalnızca büyük binalarla değil,canlı kamusal hayatla büyür. Eğer kent merkezlerini yaşatamazsak,şehirler zamanla birbirine benzeyen tüketim koridorlarına dönüşür. Ama doğru planlama yapılırsa; kent merkezleri yeniden: ticaretin, kültürün, sosyal hayatın, şehir kimliğinin kalbi olabilir. Ve unutulmamalıdır ki: Bir şehrin gerçek zenginliği, yalnızca yapılan binalarda değil,yaşayan sokaklarında saklıdır. Umarım Kurban Bayramı herkes için iyi geçmiştir. Nice mutlu bayramlara ulaşmak dileğiyle esenlikler diliyorum.

  • MERSİN GÜNDEMİ: HAL KATLI KAVŞAĞI ve TBB SEÇİMİ.

    “Mersin’de Hal Katlı Kavşağı’nın açılması önemli ve değerli bir yatırımdır. Mersin’i boydan boya geçen kesintisiz bir ana arter oluşturma planının kilit noktası projelerinden biridir. Ancak Mersin trafiğinin tek bir kavşakla çözülmesi olası değildir. Bu kent trafiği parça parça çözümlerle değil, ana arterleri, kavşakları, sanayi bölgeleri ile liman ve hal trafiğini, kent içi otopark ve trafik yoğunluğu sorununu ve denetimi birlikte ele alan bütüncül bir ulaşım planıyla yönetilmelidir.” HAL KATLI KAVŞAĞI ÖNEMLİ BİR YATIRIMDIR Mersin’de uzun süredir beklenen Hal Katlı Kavşağı hizmete açıldı. Öncelikle şunu açıkça ifade etmek gerekir: Bu kavşak, Mersin trafiği açısından önemli bir yatırımdır. Mersin’e hayırlı olsun. Başta trafiğin çözülmesi noktasında gereksinimleri hedef haline getirip inisiyatif alarak peş peşe hızla kavşak dizilerini gerçekleştiren Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer ile ekibini kutluyor ve teşekkür ediyorum. Yöneticilerimizin başarılı çalışmalarından dolayı tekdir edilmesi onların çalışma şevkini özgüvenlerini arttırır. Dolayısıyla sonraki çalışmalarında daha verimli ve daha başarılı işler çıkarır. Bu başarılı işinden dolayı yürekten kutluyorum. Bu kavşağın bulunduğu nokta sıradan bir kavşak değildir. Mersin Hali, otoyol bağlantısı, liman güzergahı, antrepolar, sanayi ve ticari taşıma hareketleri bu bölgede birbirine karışmaktadır. Günün birçok saatinde otomobiller, kamyonlar, tırlar, servis araçları ve ticari araçlar aynı dar boğazdan geçmeye çalışmaktadır. Bu nedenle Hal Katlı Kavşağı, yalnızca bir yol yatırımı olarak görülmemelidir. Bu yatırım, Mersin’in ticaretine, lojistiğine, üretim gücüne ve kent içi ulaşımına dokunan stratejik bir yatırımdır. Burada şu soru sorulabilir: Bu kavşak Mersin trafiğini gerçekten rahatlatacak mı? Evet, doğru işletilir ve devamındaki ulaşım düğümleri çözülürse rahatlatacaktır. Fakat Mersin trafiği yalnızca bir noktadaki akıştan ibaret değildir. Trafik bir zincirdir. Zincirin bir halkasını güçlendirip diğer halkaları zayıf bırakırsanız, sorun ortadan kalkmaz; sadece yer değiştirir. HAL KAVŞAĞI ARAÇ AKIŞINI ARTIRACAKTIR Hal Katlı Kavşağı’nın doğal sonucu şudur: Bu kavşak, kent içine birim zamanda giren araç sayısını artıracaktır. Bu ilk bakışta olumlu bir gelişmedir. Araçlar daha az bekleyecek, daha hızlı akacak, kavşak bölgesindeki zaman kaybı azalacaktır. Ancak bu akışın devamındaki kavşaklar aynı kapasiteye sahip değilse, yeni bir sıkışıklık kaçınılmaz olur. İşte bu nedenle Hal Katlı Kavşağı’nı konuşurken hemen ardından Akbelen Bulvarındaki Mezarlık-1 Kavşağı’nı konuşmak zorundayız. Halk arasında Mezarlık Kavşağı olarak bilinen Akbelen Bulvarı ile Hüseyin Okan Merzeci Bulvarı kesişimi, Mersin’in en kritik ulaşım noktalarından biridir. Hal Katlı Kavşağı’ndan gelen araç akışı artınca, bu kavşaktaki yük de artacaktır. Eğer Karayolları tarafından yapılması gereken katlı kavşak hızla yapılmazsa, Hal Kavşağı’nda sağlanan rahatlama Mezarlık Kavşağı’nda daha büyük bir sıkışıklığa dönüşebilir. Bu nedenle bu kavşak artık ertelenemez. MEZARLIK KAVŞAĞI BATTI ÇIKTI İLE GEÇİŞTİRİLMEMELİDİR Projelendirilmesi ve yapımı Karayolları sorumluluğunda olan Mezarlık Kavşağı için yalnızca bir yönde battı çıktı yapılması yanlış olur. Çünkü bu kavşakta sadece Doğu-Batı aksı yoğun değildir. Kuzey-Güney aksı da en az onun kadar önemlidir. Akbelen Bulvarı üzerinden gelen trafik ile Hüseyin Okan Merzeci Bulvarı üzerinden gelen trafik aynı anda güçlü bir yük oluşturmaktadır bu noktada. Böyle bir noktada yalnızca bir yönü yer altına alıp diğer yönleri ışıklara, dönüşlere ve beklemelere bırakmak kalıcı çözüm üretmez. Tam tersine, bugün yapılan eksik çözüm yarın daha büyük maliyetlerle yeniden ele alınmak zorunda kalır. Mersin geçmişte bu hatayı yaşadı. Mezarlık-2 Kavşağı yanlış projelendirildiği için Kuzey-Güney aksında yoğun sıkışıklık oluşuyor. Aynı yanlış Akbelen Bulvarı-Hüseyin Okan Merzeci Bulvarı kesişimindeki Mezarlık-1 kavşağında tekrarlanmamalıdır. Bu kavşakta her türlü maliyet fedakarlığı yapılarak, tüm yönlerde akışı rahatlatacak yonca yaprağı ya da ona eşdeğer çok yönlü farklı seviyeli bir kavşak projelendirilmelidir. Maliyet yüksek olabilir. Kamulaştırma gerekebilir. Projelendirme zor olabilir. Ama kentlerin geleceğini belirleyen kararlar, bazen o gün pahalı görünen ama yarın kenti büyük kayıplardan kurtaran kararlardır. Mersin artık geçici çözümlerle zaman kaybetmemelidir. HAL VE LİMAN TRAFİĞİ AYRI BİR PLANLAMA KONUSUDUR Hal Katlı Kavşağı’nın bir başka önemli boyutu da ağır taşıt trafiğidir. Bu kavşakta yoğun bir tır ve kamyon trafiği vardır. Otoyoldan çıkan ağır araçların çoğunluğu Hal Katlı Kavşağı çevresindeki dönel kavşaktan sola dönerek Mersin Hali’ne ve Mersin Limanı’na yönelmektedir. Bu basit bir dönüş hareketi değildir. Bu, Mersin ekonomisinin damarlarından birinin hareketidir. Tırlar ve kamyonlar geniş dönüş yarıçapına sahiptir. Yavaş dönerler, geç hızlanırlar, şerit değiştirirken daha fazla alan isterler. Bu nedenle ağır taşıt trafiği iyi yönetilmezse, en iyi yapılmış kavşak bile kısa sürede verimsiz hale gelebilir. Hal ve liman girişlerinde yığılma olmaması için bugünden önlem alınmalıdır. Liman girişleri, hal bağlantıları, bekleme alanları, dönüş cepleri, ağır taşıt yönlendirme şeritleri, dijital sıra sistemi, giriş-çıkış saatleri ve trafik denetimi birlikte planlanmalıdır. Aksi halde Hal Katlı Kavşağı’nda sağlanan akış, liman ve hal girişlerinde kuyruklara dönüşür. Bu da hem kent trafiğini hem de Mersin’in ticari verimliliğini olumsuz etkiler. Gerçi Mersin Hali giriş çıkışlarında yeni düzenlemeler yapıldığı görünüyor, Mersin Limanı giriş çıkışlarında da yeni düzenlemeler yapıldı. Umarım bu düzenlemeler Hal Katlı Kavşağından yönlenecek trafiğe göre planlanmıştır. Mersin bir liman kentidir. Mersin bir lojistik kentidir. Mersin bir üretim ve ticaret kentidir. O halde ulaşım yatırımları da yalnızca otomobil trafiğine göre değil, bu kentin ekonomik gerçeklerine göre planlanmalıdır. HÜSEYİN OKAN MERZECİ BULVARI EKSPRES YOL OLURKEN KENT İÇİ UNUTULMAMALIDIR Mersin Büyükşehir Belediyesi’nin Hüseyin Okan Merzeci Bulvarı’nı kenti boydan boya geçen güçlü bir ekspres ulaşım omurgasına dönüştürme çabası doğrudur. Bu bulvar üzerinde yapılan ve yapılacak farklı seviyeli kavşaklar, bağlantı yolları ve düzenlemeler Mersin’in Doğu-Batı aksında önemli bir rahatlama sağlayabilir. Kentin büyüme yönü, araç sayısındaki artış ve yeni yerleşim alanları dikkate alındığında, böyle bir ulaşım omurgasına ihtiyaç olduğu açıktır. Ancak burada unutulmaması gereken çok önemli bir gerçek var: Ana arterleri hızlandırmak, kent içi trafiğini kendiliğinden çözmez. Mersin’de trafik yalnızca büyük bulvarlarda sıkışmıyor. Kent merkezi de özellikle belirli saatlerde ciddi biçimde tıkanıyor. Sabah işe gidiş saatleri, öğle saatleri, okul çıkışları ve akşam mesai bitimi kent merkezinde trafik baskısını artırıyor. Bu baskının en önemli nedenlerinden biri otopark sorunudur. Bir diğer nedeni de otopark kıtlığından dolayı mevcut yolların gerçek kapasitesiyle kullanılamamasıdır. Bir yol iki şeritliyse ama bir şeridi sürekli park eden araçlar tarafından işgal ediliyorsa, o yol artık iki şeritli değildir. Kağıt üzerinde iki şerittir, gerçekte tek şerittir. İSTİKLAL CADDESİ BU SORUNUN EN AÇIK ÖRNEĞİDİR Mersin kent içi trafiğinde otopark ve denetim sorununun en somut örneklerinden biri İstiklal Caddesi’dir. Bu cadde kağıt üzerinde iki şeritli bir caddedir. Ancak yolun sağ tarafı sürekli park eden araçlar tarafından işgal edilmektedir. Daha da kötüsü, bu araçların yanına ikinci sıra park eden araçlar eklenmektedir. Böylece iki şeritli cadde fiilen tek şeride düşmektedir. Akan trafik yavaşlamakta, kavşak yaklaşımlarında kuyruklar oluşmakta, sürücüler gereksiz zaman kaybetmekte, kent merkezi sıkışmaktadır. Burada sorun yalnızca sürücü hatası değildir. Eğer bir caddede ikinci sıra park alışkanlık haline gelmişse, orada denetim eksikliği de vardır. Trafik ekipleri kararlı ve sürekli müdahale etmezse, hiçbir yol gerçek kapasitesiyle çalışmaz. İstiklal Caddesi bize şunu açıkça göstermektedir: Mersin’de yeni kavşaklar yapmak kadar, mevcut yolları gerçek kapasitesiyle çalıştırmak da önemlidir. Yol kenarı parklanma düzenlenmeden, ikinci sıra park engellenmeden, durak işgalleri önlenmeden, kent merkezindeki otopark sorunu çözülmeden Mersin trafiğini kalıcı biçimde rahatlatmak mümkün değildir. Ayrıca Doğu-Batı aksının ekspres yol durumuna getirilmesi gibi, kent içi trafiğinin de ekspres yollarla kesintisiz olarak Otoyola yönlendirilmesi konusunu da Büyükşehir gündemine almalıdır. Örneğin; kent merkezinde Tevfik Sırrı Gür Lisesi ile Çankaya İlkokulu arasından geçip İstiklal caddesinde kesilen Sakarya Caddesi’nin Kuzey doğrultusunda otoyola bağlanan kesintisiz bir bulvar olarak sürdürülmesi kent içi trafiğini oldukça rahatlatacaktır. MERSİN’İN ULAŞIM SORUNU BÜTÜNCÜL BİR AKILLA ÇÖZÜLÜR Bugün Mersin’in ihtiyacı yalnızca yeni kavşaklar değildir. Mersin’in ihtiyacı, kavşakları, ana arterleri, çevre yollarını, liman bağlantılarını, hal trafiğini, toplu taşımayı, otoparkı, yaya düzenini ve trafik denetimini aynı masa üzerinde buluşturan bütüncül bir ulaşım planıdır. Bu kapsamda şu adımlar eş zamanlı düşünülmelidir: Kent içi trafiği de ekspres yollarla kesintisiz olarak Otoyola yönlendirilmelidir. Kent merkezinde katlı ve yer altı otoparkları artırılmalıdır. Yol kenarı parklanma yeniden düzenlenmelidir. İkinci sıra park kesin biçimde engellenmelidir. Toplu taşıma durakları trafik akışını kesmeyecek biçimde yeniden ele alınmalıdır. Okul, hastane, kamu kurumu ve ticari merkez çevrelerinde özel trafik planları yapılmalıdır. Liman ve hal girişleri ağır taşıt trafiğine göre düzenlenmelidir. Mezarlık Kavşağı hızla, ama doğru projeyle yapılmalıdır. Hüseyin Okan Merzeci Bulvarı üzerindeki ekspres yol çalışmaları kent içi trafik ve otopark çözümleriyle desteklenmelidir. VAHAP SEÇER’İN TBB BAŞKANLIĞI MERSİN İÇİN YENİ BİR SORUMLULUKTUR Bu noktada Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer’in Türkiye Belediyeler Birliği Başkanlığına seçilmesi de ayrıca önem taşımaktadır. Kendisini kutluyorum; Mersin’i Türkiye gündemine taşıdı. Bu görev yalnızca kişisel bir başarı olarak görülmemelidir. Bu görev, Mersin’in yerel yönetim deneyiminin Türkiye ölçeğinde daha görünür hale gelmesi anlamına gelir. Sayın Seçer, Mersin’de ulaşım, altyapı, sosyal hizmetler ve kent yönetimi konularında ortaya koyduğu yaklaşımı şimdi Türkiye belediyeciliği açısından daha geniş bir zeminde temsil edecektir. Bu aynı zamanda bir sınavdır. Çünkü Türkiye Belediyeler Birliği, yalnızca bir siyasi makam değildir. Belediyeler arasında iş birliği, deneyim paylaşımı, adil kaynak kullanımı ve yerel yönetimlerin güçlenmesi bakımından önemli bir kurumdur. Mersin açısından bakarsak, bu görevin değeri yalnızca “Mersin’den bir belediye başkanı Türkiye Belediyeler Birliği Başkanı oldu” demekle sınırlı kalmamalıdır. Asıl önemli olan, bu temsil gücünün Mersin’in ulaşımına, lojistiğine, altyapısına, kent planlamasına ve yerel yönetim kalitesine nasıl yansıyacağıdır. Mersin artık yalnızca kendi sorunlarını konuşan bir kent olmamalıdır. Mersin, doğru yönetim ve doğru planlama ile Türkiye’ye örnek olabilecek bir kent haline gelmelidir. SON SÖZ Hal Katlı Kavşağı önemli bir yatırımdır. Bu yatırımı takdir etmek gerekir. Ama aynı açıklıkla şunu da söylemek gerekir: Hal Katlı Kavşağı tek başına Mersin trafiğini çözmez. Mezarlık Kavşağı doğru projeyle yapılmazsa, Hal Kavşağı’nın yararı azalır. Hüseyin Okan Merzeci Bulvarı ekspres bir omurga haline getirilirken kent merkezi unutulursa, Mersin bir noktada hızlanıp başka bir noktada tıkanmaya devam eder. İstiklal Caddesi gibi kent içi yollar ikinci sıra park ve denetimsizlikten kurtarılmazsa, yol yatırımlarının etkisi sınırlı kalır. İstiklal Caddesi üzerinde yeniden ciddi olarak düşünülmelidir. Oradaki esnaflarla sık sık görüşürüm; önerilerine kulak vermek gerekir. Mersin’in artık parça parça çözümlere değil, bütüncül bir kent aklına ihtiyacı vardır. Bu kent limanıyla, haliyle, sanayisiyle, turizmiyle, tarımıyla, üniversiteleriyle, insan gücüyle ve stratejik konumuyla Türkiye’nin en önemli kentlerinden biridir. Böyle bir kenti yönetmek, yalnızca yol yapmak değildir. Böyle bir kenti yönetmek, akışı yönetmektir. Ticareti yönetmektir. Zamanı yönetmektir. Kamusal alanı yönetmektir. Kent disiplinini sağlamaktır. Ve en önemlisi, bugünün sorunlarını çözerken yarının Mersin’ini planlamaktır. Sonraki yazımda buluşmak üzere esen kalın.

  • SİGORTA SEKTÖRÜNDE ASIL MESELE: HAKSIZ REKABET

    “Sigorta, toplumun ekonomik güvenlik ağıdır. Ancak bu ağın güçlü olması için yalnızca poliçe satılması yetmez. Tüketicinin özgür tercihi, acentenin emeği, şirketlerin şeffaflığı ve kamu otoritesinin adil denetimi aynı anda korunmalıdır.” Sigorta Sektöründe Haksız Rekabet SİGORTA GÜVEN İŞİDİR Mersin Ticaret ve Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkanlığı görevim süresince birçok sektörle olduğu gibi Sigortacılık Hizmetleri Meslek Komitesi ile de yakın bir diyalog içinde oldum. Komitenin MTSO bünyesinde yaptığı pek çok toplantıya katıldım; sektör temsilcileriyle sorunları, beklentileri ve çözüm arayışlarını birlikte değerlendirdik. Bu süreçte şunu yakından gördüm: Sigorta sektörü yalnızca poliçe düzenleyen, prim toplayan veya hasar ödeyen bir sektör değildir. Sigorta, vatandaşın, işletmenin, üreticinin, esnafın ve sanayicinin riskler karşısında ayakta kalmasını sağlayan önemli bir güvence sistemidir. Bu yazıyı, o süreçte edindiğim bilgi ve deneyimlerin de katkısıyla kaleme alıyorum. Amacım, sigorta sektörünün özellikle acenteler, tüketiciler, bankalar, otomotiv bayileri, dijital satış kanalları ve kamu otoritesi açısından taşıdığı yapısal sorunları görünür kılmak; bu sorunların ilgililere ulaşmasına ve çözüm arayışlarına katkı sunmaktır. Sigorta sektörü denildiğinde çoğu zaman prim üretimi, poliçe sayısı, hasar ödemeleri ve şirket kârlılığı konuşulur. Oysa sigorta, yalnızca rakamlardan ibaret değildir. Sigorta, insanın başına bir kaza geldiğinde, evi zarar gördüğünde, aracı hasar aldığında, sağlığı bozulduğunda veya iş yeri riskle karşılaştığında yanında durması gereken bir güven sistemidir. Bu nedenle sigorta sektörünü yalnızca “ne kadar poliçe satıldı?” sorusuyla değil, “kim sattı, nasıl sattı, tüketici neyi anlayarak aldı, acente hangi şartlarda rekabet etti, şirket ne kadar şeffaf davrandı?” sorularıyla da değerlendirmek gerekir. Bugün Türkiye’de sigorta sektörü büyüyor. Ancak bu büyümenin içinde acenteler açısından ciddi bir adalet sorunu, tüketiciler açısından da ciddi bir güven sorunu var. ACENTEYE TEK İŞ, BANKA VE BAYİYE ÇOK İŞ: Türkiye’de sigorta acenteleri sıkı kurallara bağlıdır. 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu’na göre bankalar ve özel kanunla yetkilendirilen kurumlar hariç, sigorta acenteleri bireysel emeklilik aracılığı ve sigortacılıkla bağlantılı sınırlı faaliyetler dışında başka ticari faaliyette bulunamaz. Aynı kanun, yetkili olmayan kişilerin sigorta acenteliği yapamayacağını ve acentelik izlenimi yaratamayacağını da düzenler. Yani acenteye deniliyor ki: “Sen yalnızca sigortacılık yapacaksın. Başka ticari faaliyetle aynı çatı altında bulunmayacaksın. Ofisini, personelini, teknik altyapını, levha kaydını, mesleki sorumluluğunu buna göre kuracaksın.” Bu kuralların mesleki disiplin açısından mantığı vardır. Sigorta, sıradan bir satış işi değildir. Teknik bilgi, güven, doğru bilgilendirme ve hasar anında sorumluluk gerektirir. Ancak sorun burada başlıyor. Çünkü aynı pazarda banka şubeleri hem bankacılık işlemleri yapıyor hem kredi veriyor hem mevduat topluyor hem kart satıyor hem de sigorta aracılığı yapıyor. Otomotiv bayileri de aynı çatı altında araç satıyor, finansman yönlendiriyor, teslim işlemi yapıyor ve kasko ile trafik sigortası satışına yöneliyor. Acenteye “yalnızca sigortacılık yapacaksın” denilirken, banka ve bayilere “ana işinin yanında sigorta da satabilirsin” denilmesi, acenteler açısından açık bir eşitsizlik duygusu yaratıyor. Bu yalnızca duygusal bir itiraz değildir. Bu, piyasa düzeni bakımından sigorta sektöründe ciddi bir haksız rekabet tartışmasıdır. KREDİ KAPISI SİGORTA SATIŞ NOKTASI OLMAMALI Bankaların krediyle bağlantılı sigorta istemesi bazı durumlarda anlaşılabilir. Konut kredisi, taşıt kredisi veya ticari kredi kullandırılırken teminatın korunması istenebilir. Ancak sigortanın gerekli görülmesi başka şeydir, müşterinin sigorta şirketini veya acentesini seçme hakkının fiilen ortadan kaldırılması başka şeydir. SEDDK’nın 2025 tarihli sektör duyurusunda da kredi kullanan kişinin sigorta şirketini seçme hakkının sınırlandırılamayacağı, krediyle bağlantılı sigortalarda kredi tutarı ve süresiyle uyumlu uygun poliçenin kabul edilmesi gerektiği açıkça belirtilmiştir. Kâğıt üzerinde hak vardır; fakat uygulamada bu hak çoğu zaman zayıflamaktadır. Ama uygulamada müşteri çoğu zaman şu sözlerle karşılaşır: “Sigortayı bizden yaparsanız kredi hızlı çıkar.” “Dışarıdan poliçe getirirseniz süreç uzar.” “Sistem kabul etmiyor.” “Önce bizim poliçeyi yapalım, sonra isterseniz iptal edersiniz.” İşte haksızlık burada başlıyor. Müşteri krediye muhtaç olduğu anda, bankanın yönlendirmesine daha açık hale geliyor. Sigorta tercihi özgür bir tercih olmaktan çıkıyor, kredi sürecinin gölgesinde yapılan bir işlem haline geliyor. Sigorta poliçesi, kredi kapısının anahtarı olmamalıdır. ARAÇ TESLİMİ KASKO DAYATMASINA DÖNÜŞMEMELİ Benzer tablo otomotiv bayilerinde de görülüyor. Araç almak isteyen müşteri, çoğu zaman satış, kredi, plaka, teslim ve sigorta işlemlerinin aynı masa etrafında yürütüldüğü bir sürecin içine giriyor. Bayi müşteriye kasko veya trafik sigortasını kendi yönlendirdiği kanal üzerinden yaptırmasını telkin edebiliyor. Bazen bu telkin açık bir dayatma olmayabilir. Fakat müşteri, aracını zamanında teslim almak, kampanyadan yararlanmak veya finansman sürecini aksatmamak için kendisine sunulan sigorta kanalını kabul etmek zorunda hissedebilir. Otomotiv bayisi araç satma gücünü sigorta satışına taşıdığında, yalnızca tüketicinin tercih hakkı zedelenmez. Aynı zamanda, tek işi sigorta aracılığı olan acentelerin pazarı da daraltılır. Yani bankaların ve otomotiv bayilerinin sigorta aracılığı faaliyetleri, ana faaliyetlerinin gölgesinde yürütülmemeli; kredi, araç satışı, teslim ve sigorta işlemleri açık biçimde ayrıştırılmalıdır. Böylece acentelerin maruz kaldığı haksız rekabet unsurlarından biri önemli ölçüde ortadan kalkacaktır. Oysa burada da temel ilke açık olmalıdır: Araç satışı başka bir işlemdir.Sigorta tercihi başka bir işlemdir.Müşteri, kaskosunu veya trafik sigortasını dilediği acenteden veya sigorta şirketinden yaptırabilmelidir. Otomotiv bayisi araç satma gücünü sigorta satışına taşıdığında, yalnızca tüketicinin tercih hakkı zedelenmez. Aynı zamanda, tek işi sigorta aracılığı olan acentelerin pazarı da daraltılır. Yani bankaların ve otomotiv bayilerinin sigorta aracılığı faaliyetleri, ana faaliyetlerinin gölgesinde yürütülmemeli; kredi, araç satışı, teslim ve sigorta işlemleri açık biçimde ayrıştırılmalıdır. Böylece acentelerin maruz kaldığı haksız rekabet unsurlarından biri önemli ölçüde ortadan kalkacaktır. SAB’IN TESPİTLERİ BU SORUNUN MÜNFERİT OLMADIĞINI GÖSTERİYOR Sigorta Acenteleri Derneği’nin haksız rekabet açıklamaları da bu sorunun münferit olmadığını, sektör genelinde yapısal bir meseleye dönüştüğünü gösteriyor. SAB, acentelerin levha kaydı, vekaletname, personel, kira, teminat ve ofis giderleriyle yalnızca sigorta aracılığı faaliyetinden geçindiğini, buna karşılık başka kanalların acente pazarından pay aldığını vurguluyor. Bu nokta çok önemlidir. Çünkü mesele “bankalar hiç sigorta satmasın” meselesi değildir. Mesele, aynı pazarda faaliyet gösteren bütün kanalların aynı adalet çizgisine çekilmesidir. Acentenin sırtına bütün mesleki yükümlülükleri yükleyip, diğer kanallara aynı çatı altında çapraz satış avantajı sağlarsanız, orada eşit rekabetten söz edemezsiniz. SEKTÖR İÇİNDE DE HAKSIZ REKABET VAR Haksız rekabet yalnızca bankalardan, otomotiv bayilerinden veya dijital kanallardan kaynaklanmıyor. Sektörün kendi içinde de sorunlu uygulamalar var. Bazı acentelerin, kendi ofisleri dışında tapu müdürlükleri, belediyeler, noter çevreleri, oto alım satım noktaları veya yoğun işlem yapılan yerlerde sigortacılıkla ilgisi olmayan kişilere ekran açtığı, yetkisiz kişiler eliyle poliçe düzenlettiği görülüyor. Bu uygulama yalnızca meslek etiğine aykırı değildir. Aynı zamanda tüketiciyi de riske atar. Çünkü poliçe düzenlemek, sistemden belge çıkarmak değildir. Yanlış adres, eksik teminat, hatalı risk bilgisi, yanlış kullanım şekli veya eksik bilgilendirme, hasar anında tüketiciyi mağdur edebilir. SAB’ın kiosk uygulamaları konusunda yaptığı duyurular da benzer bir kaygıya işaret ediyor. Sigortacılık yetkisi ve bilgisi olmayan kişilerin yönlendirmesiyle poliçe düzenlenmesi, sigorta aracılığının teknik niteliğini aşındıran bir uygulamadır. Sigorta acenteliği, ekranı olan herkesin poliçe kesebileceği bir iş değildir. DİJİTALLEŞME GEREKLİDİR, AMA ACENTEYİ EZMEMELİDİR Sigorta sektöründe dijitalleşmeye karşı çıkmak doğru değildir. Dijitalleşme hızdır, kolaylıktır, erişimdir, verimliliktir. Müşteri teklif alabilmeli, poliçesini görebilmeli, hasar sürecini izleyebilmeli, bilgiye kolay ulaşabilmelidir. Ancak dijitalleşme, sigorta şirketlerinin kendi acenteleriyle rekabet ettiği bir silaha dönüşürse, burada ciddi bir sorun vardır. Sigorta şirketi yıllarca acente ağıyla büyür. Acente sahada güven kurar. Müşteriye poliçeyi anlatır. Yenilemesini takip eder. Hasar anında yanında olur. Şirket markasını yerelde temsil eder. Sonra aynı şirket, kendi internet kanalında acentenin müşterisine daha düşük fiyat, özel indirim veya promosyon sunarsa, acente kendi temsil ettiği şirketle rekabet etmek zorunda kalır. Bu, sağlıklı bir dağıtım modeli değildir. SAB’ın açıklamalarını aktaran sektör haberlerinde de bazı şirketlerin dijital online satış kanallarına haksız avantaj sağladığı, acentelere verilen fiyatlardan daha düşük fiyatlar önerdiği ve çeşitli promosyonlarla acente portföyünü merkeze çektiği iddiaları yer almaktadır. Dijitalleşme acenteyi tasfiye eden bir yol olmamalıdır. Aksine, acenteyi güçlendiren bir hizmet altyapısına dönüşmelidir. TÜKETİCİ AÇISINDAN SORUN: YÜKSEK FİYAT, KARMAŞIK POLİÇE, EKSİK ŞEFFAFLIK Sigorta sektörünü yalnızca acenteler açısından değerlendirmek eksik olur. Tüketici açısından da ciddi sorunlar var. Vatandaş kasko, trafik, sağlık, konut ve iş yeri sigortalarında poliçe fiyatlarını çoğu zaman çok yüksek buluyor. Geliriyle prim arasında denge kuramayan tüketici, sigorta yaptırmaktan kaçınıyor veya en dar kapsamlı ürüne yöneliyor. Bu, toplum için risklidir. Çünkü sigorta yaygınlaşmadığında, hasar ortaya çıktığında yük tekrar bireyin, ailenin, işletmenin veya kamunun üzerine kalır. Bir başka sorun, poliçe metinlerinin anlaşılır olmamasıdır. Tüketici çoğu zaman neyin teminat içinde, neyin teminat dışında olduğunu açıkça göremiyor. Muafiyetleri, özel şartları, istisnaları, servis seçeneklerini, ikame araç koşullarını veya yenileme haklarını ancak sorun yaşayınca fark ediyor. Bu nedenle her poliçenin ilk sayfasında sade ve standart bir “Kritik Bilgiler Özeti” olmalıdır. Bu özette şunlar açıkça yazılmalıdır: Poliçe neyi karşılar?Neyi karşılamaz?Muafiyet var mı?Hasar olursa hangi yol izlenecek?Hangi servis ve parça koşulları geçerli?Şikâyet ve tahkim yolları nelerdir? Tüketicinin okuyamadığı ve anlayamadığı poliçe gerçek anlamda güvence değildir. YAŞAM VE SAĞLIK SİGORTALARINDA DA AYNI SORUN VAR Sigorta sektöründe güven sorunu en çok yaşam ve sağlık sigortalarında hissedilir. Çünkü burada konu araç, bina veya ticari mal değil; insanın sağlığı, ailesinin geleceği ve zor zamanda yanında bulacağı güvencedir. Sağlık sigortalarında prim artışları, bekleme süreleri, kapsam dışı haller, özel hastane farkları, provizyon süreçleri ve ömür boyu yenileme garantisinin yeterince anlaşılmaması tüketici açısından ciddi sorunlar yaratmaktadır. SEDDK’nın 2025 yılında özel sağlık sigortalarında ömür boyu yenileme garantisi, bekleme süresi ve şirketler arası geçiş konularında düzenleme yapması da bu alanın yeniden ele alınması gerektiğini göstermektedir. Yaşam sigortalarında ise ürünler çoğu zaman kredi bağlantılı olarak, aceleyle ve yeterince açıklanmadan tüketiciye sunulmaktadır. Oysa yaşam sigortası, yalnızca kredi dosyasının tamamlayıcı evrakı değil; ailenin geleceğini, borç yükünü ve beklenmedik kayıpları güvence altına alan önemli bir üründür. Bu nedenle acentenin danışmanlık rolü burada daha da önem kazanır. Tüketici, neyi satın aldığını, hangi hallerin kapsam dışında olduğunu, primlerin nasıl artacağını, poliçenin hangi koşullarda yenileneceğini ve hasar ya da provizyon reddinde hangi haklara sahip olduğunu açıkça bilmelidir. Sigorta güven işidir. Yaşam ve sağlık sigortalarında bu güven, yalnızca poliçe düzenlemekle değil; tüketiciyi açık, sade ve dürüst biçimde bilgilendirmekle sağlanır. YENİLENMEMİŞ SÜRÜCÜ BELGESİ TARTIŞMASI BİLE ŞEFFAFLIK İHTİYACINI GÖSTERİYOR Mesaj gruplarının birin Turgay Yılmaz isimli dostumun Trafik ve Kasko Sigorta Poliçesi sahiplerini uyaran bir mesaj gördüm; inceledim güncel ve çok yerinde bir uyarıydı: Yenilenmemiş Sürücü Belgeleri Özelinde Kasko Sigorta Poliçesi Teminatının Geçerliliği. Bu uyarı yazısına göre son dönemde eski tip sürücü belgelerinin yenilenme süresinin sona ermesiyle birlikte, bu belgelerle araç kullananların kasko hasarlarında sorun yaşayıp yaşamayacağı tartışılmaya başlandı. Burada dikkatli bir ayrım yapmak gerekir. Eski tip sürücü belgesini yenilememek idari açıdan ciddi bir eksikliktir. Ancak bu eksikliğin her kasko hasarında otomatik olarak teminat dışı sonuç doğurup doğurmayacağı, somut olayın özelliklerine göre değerlendirilmelidir. Hiç sürücü belgesi olmayan kişi ile daha önce sürücü belgesi almış, sürücülük yeterliliği kabul edilmiş, ancak belgesini süresi içinde yenilememiş kişi aynı durumda görülmemelidir. Özellikle kazanın oluşumunda sürücünün kusuru yoksa veya belge yenileme eksikliğinin hasarla doğrudan ilgisi bulunmuyorsa, sigorta şirketinin otomatik ret yaklaşımı tartışmalı hale gelir. Buna karşılık, tüketici de bu konuda dikkatli olmalıdır. Çünkü geçerli sürücü belgesi bulunmaması, sigorta şirketleri tarafından hasar dosyalarında teminat dışılık gerekçesi olarak ileri sürülebilir. Bu tartışma bize bir kez daha şunu gösteriyor: Poliçelerde teminat dışı haller, tüketicinin kolayca anlayacağı biçimde açıkça yazılmalıdır. Tüketici, hangi durumda sigorta güvencesini kaybedebileceğini poliçeyi satın alırken bilmelidir. Sigorta güven işidir; güvenin olduğu yerde belirsizlik değil, açıklık olmalıdır. KÂRLILIK HESABI ŞEFFAF OLMALI Poliçe fiyatları tartışılırken sektörün kârlılığı da açık biçimde konuşulmalıdır. Özellikle kasko gibi gönüllü sigorta türlerinde şu sorular kamuoyu tarafından bilinmelidir: Yıllık toplam prim ne kadar toplandı?Kaç poliçe hasar açtı?Toplanan primin ne kadarı hasar olarak ödendi?Muallak hasar karşılıkları ne kadar?Komisyon ve faaliyet giderleri ne kadar?Teknik kâr ne kadar?Toplanan primler hasar ödenene kadar hangi yatırım gelirlerini üretti? SEDDK’nın 2025 Ocak-Haziran sektör raporu, sektör teknik kârının 84,1 milyar TL’ye ulaştığını gösteriyor. Bu tür veriler önemli olmakla birlikte, tüketici açısından daha anlaşılır ürün bazlı şeffaflık raporlarına ihtiyaç var. Kârlılık hesabı yalnızca “prim toplandı, hasar ödendi, kalan kârdır” şeklinde yapılamaz. Sigorta şirketleri topladıkları primleri hasar ödemesi yapılana kadar finansal varlıklarda değerlendirebilir. Faiz, tahvil, döviz, borsa ve benzeri yatırım gelirleri de toplam ekonomik sonucu etkiler. Bu yanlış değildir. Sigorta şirketlerinin sermaye gücü ve teknik karşılıkları olmalıdır. Ancak tüketiciye yüksek prim gerekçesi açıklanırken, yalnızca hasar maliyetleri değil, teknik kâr ve yatırım gelirleri de şeffaf biçimde görülmelidir. Burada şunu söylemek istiyorum: Sigorta şirketleri kârlılıklarını, tüketicinin taşıyamayacağı ölçüde yüksek poliçe bedelleri üzerine kurmamalıdır. Sigorta güven işidir. Güvenin olduğu yerde şeffaflık da olmalıdır. YURT DIŞI ÖRNEKLER NE SÖYLÜYOR? Dünyada da bankalar, otomotiv bayileri, dijital platformlar, acenteler ve brokerler sigorta dağıtımında rol oynuyor. Ancak gelişmiş piyasalarda temel yaklaşım şudur: Sigortayı kim satıyorsa, tüketiciye karşı belirli sorumlulukları vardır. Avrupa Birliği’nin Sigorta Dağıtım Direktifinde sigorta ürünü başka bir mal veya hizmetle birlikte sunulduğunda, müşteriye bu ürünlerin ayrı ayrı alınıp alınamayacağının bildirilmesi, maliyetlerin ayrı gösterilmesi ve müşterinin ihtiyaçlarının dikkate alınması öngörülmektedir. Üye ülkeler tüketiciye zarar veren paket satış uygulamalarına daha sıkı müdahale edebilir. İngiltere’de FCA’nın GAP sigortası konusunda yaptığı müdahale de dikkat çekicidir. FCA verilerinde 2022’de GAP sigortasında primlerin ortalama yalnızca yüzde 6,26’sının hasar olarak ödendiği, müdahaleyle tüketiciye sağlanan değerin artırılmasının hedeflendiği görülmektedir. ABD’de ise bankaların sigorta satması mümkündür; ancak krediyle sigorta arasında zorlayıcı bağ kurulması yasaktır. FDIC düzenlemeleri, kredi başvurusu sırasında bankanın krediyi kendi sigorta ürününün alınması şartına bağlayamayacağını ve tüketicinin sigortayı başka bir yerden alabileceğini açıkça bildirmesini zorunlu kılar. Ayrıca banka içinde sigorta satış alanının mevduat işlemlerinin yapıldığı alandan mümkün olduğunca fiziksel olarak ayrılması ve sigorta satacak personelin uygun lisansa sahip olması gerekir. Bu örnekler Türkiye için önemli bir ders veriyor. Bankaların veya bayilerin sigorta satması dünyada tamamen yasak değildir. Ama bu satışın ana işin gölgesinde, müşterinin bağımlı olduğu anda ve fiili baskı altında yapılmasına izin verilmez. Türkiye’de de yapılması gereken budur. ÇÖZÜM: HER KANALA AYNI ADALET ÇİZGİSİ Sigorta sektöründe temel reform ilkesi şu olmalıdır: Sigortayı kim satıyorsa, aynı mesleki sorumluluğa, aynı tüketici bilgilendirmesine, aynı şeffaflık kuralına ve aynı haksız rekabet denetimine tabi olmalıdır. Bu kapsamda şu adımlar atılmalıdır: Banka şubelerinde sigorta işlemleri ayrıştırılmalıdır. Sigorta satışı, kredi ve mevduat işlemlerinin gölgesinde yapılmamalıdır. Müşteriye, sigortayı başka şirket veya acenteden yaptırabileceği açıkça bildirilmelidir. Otomotiv bayilerinde sigorta teklifi araç satışından ayrı sunulmalıdır. Araç teslimi, kampanya, plaka veya finansman işlemi, kasko ya da trafik sigortasının bayinin kanalından yapılması şartına bağlanmamalıdır. Dışarıdan getirilen poliçe gerekçesiz reddedilmemelidir. Teminatı, süresi ve dain-i mürtehin şartı uygun olan poliçe kabul edilmelidir. “Sistem kabul etmiyor” gibi ifadeler geçerli gerekçe sayılmamalıdır. Yetkisiz ekran kullanımı ağır ihlal kabul edilmelidir. Teknik personel olmayan kişilere ekran açan, şifre kullandıran, tapu, belediye, noter veya galeri çevrelerinde yetkisiz poliçe üreten uygulamalar sıkı biçimde denetlenmelidir. Dijital satışlarda kanal tarafsızlığı sağlanmalıdır. Sigorta şirketleri, kendi dijital kanallarında acente kanalını bilinçli biçimde daha pahalı gösteren uygulamalardan kaçınmalıdır. Acentenin yıllarca oluşturduğu portföy korunmalıdır. Poliçelerde sade tüketici özeti zorunlu olmalıdır. Tüketici, ne aldığını, ne almadığını, hangi durumda ödeme yapılmayacağını kolayca görebilmelidir. Ürün bazlı şeffaflık raporları yayımlanmalıdır. Kasko, trafik, sağlık, konut ve iş yeri sigortalarında prim, hasar, hasar frekansı, ortalama ödeme, şikâyet oranı, teknik kâr ve yatırım gelirleri kamuoyuna açık biçimde sunulmalıdır. İngiltere’de FCA’nın genel sigorta ürünlerinde değer ölçüm verileri yayımlaması bu açıdan örnek alınabilecek bir uygulamadır. SAB ve benzeri meslek örgütlerinin saha verileri dikkate alınmalıdır. Acentelerin yaşadığı sorunlar yalnızca şikâyet olarak kalmamalı; düzenli anketler, saha raporları ve sektör analizleriyle kamu otoritesinin gündemine taşınmalıdır. SONUÇ: GÜÇLÜ OLANIN DEĞİL, ADİL OLANIN SİSTEMİ Sigorta sektörü, toplumun görünmeyen güvenlik ağıdır. Bu ağın güçlü olması için yalnızca şirketlerin büyümesi yetmez. Acentenin emeği korunmalıdır. Tüketicinin tercih hakkı korunmalıdır. Banka ve bayi kanalları denetlenmelidir. Dijitalleşme acenteyi yok eden değil, güçlendiren bir modele dönüştürülmelidir. Poliçe fiyatları ve şirket kârlılığı şeffaf biçimde tartışılmalıdır. Aksi halde sigorta sektörü güvence sistemi olmaktan çıkar, güçlü satış kanallarının rekabet alanına dönüşür. Bugün Türkiye’nin ihtiyacı, sigorta sektöründe yasakçı değil, adil bir düzendir. Banka, bayi, dijital platform, sigorta şirketi ve acente aynı pazarda yer alabilir. Ama herkes aynı sorumlulukla, aynı şeffaflıkla ve aynı tüketici hakkına saygıyla çalışmalıdır. Sigorta poliçesi, kredi kapısının anahtarı, araç tesliminin şartı veya dijital kampanyanın avı olmamalıdır. Sigorta, tüketicinin özgür tercihiyle, doğru bilgilendirmeyle ve adil rekabet koşullarıyla alınan gerçek bir güvence olmalıdır. TÜRKİYE’DE SİGORTA SEKTÖRÜNÜN GELECEĞİ, GÜÇLÜ OLANIN SATIŞ KANALINI DAHA BASKIN KULLANMASINDA DEĞİL; ACENTENİN EMEĞİNİ, TÜKETİCİNİN HAKKINI VE SEKTÖRÜN GÜVEN İLKESİNİ BİRLİKTE KORUYAN ADİL BİR PİYASA DÜZENİ KURULMASINDADIR.

  • MTSO SEÇİMLERİNDE ASIL MESELE: GÜVEN, ŞEFFAFLIK VE EŞİT REKABET

    “Mersin Ticaret ve Sanayi Odası seçimleri yalnızca bir yönetim yarışı değildir. Bu seçimler, Mersin iş dünyasının temsil adaletini, kurumsal güvenini ve ortak geleceğe bakışını ilgilendirir. Bu nedenle her iddia ciddiyetle ele alınmalı, her üye eşit bilgiye erişebilmeli, her aday grubu aynı koşullarda yarışabilmelidir.” BİR SORUMLULUK GEREĞİ Mersin Ticaret ve Sanayi Odası’nda 2018-2023 yılları arasında Yönetim Kurulu Başkanlığı yapmış biri olarak son günlerde birçok MTSO üyesi tarafından aranıyorum. Bana iletilen sorular, kaygılar ve şikayetler yalnızca seçim yarışına ilişkin basit tartışmalar değildir. Konu, MTSO camiasının kurumsal güvenini ve seçimlerin adil biçimde yürütülüp yürütülmeyeceğine dair beklentileri ilgilendirmektedir. Bu yazıyı kimseyi suçlamak için yazmıyorum. Hiçbir kişi ya da kurumu hedef göstermek gibi bir niyetim yoktur. Ancak MTSO üyelerinin kaygılarını yok saymak da doğru değildir. Kurumlarımızın itibarı, ancak açıklık, denetlenebilirlik ve eşitlik ilkeleriyle korunabilir. MTSO, Mersin iş dünyasının ortak çatısıdır. Bu çatı altında farklı görüşler, farklı adaylar, farklı meslek grupları ve farklı beklentiler olabilir. Fakat seçim sürecinde herkes için geçerli olması gereken temel ilke şudur: Eşit şartlarda, şeffaf ve güvenilir bir seçim ortamı. MTSO çıkar grupları tarafından ele geçirilecek bir kale değildir. Seçilen Meclis Üyelerinin sorumluluğu temsil ettikleri Meslek Sektörü üyeleridir. MTSO Meslek Sektörlerinin sektör üyelerine en iyi hizmeti verme yeridir. MTSO Seçimlerinde seçimlere katılan üyeler sektörlerine en iyi hizmeti verebilmek için yarışır. ÜYELERDEN GELEN ŞİKAYET VE İDDİALAR Son dönemde MTSO üyeleri arasında bazı iddialar dile getirilmektedir. Bunların doğruluğu ya da yanlışlığı ancak belgelerle, resmi açıklamalarla ve yetkili mercilerin incelemesiyle ortaya çıkar. Ancak iddiaların varlığı bile MTSO yönetiminin daha açık, daha açıklayıcı ve daha özenli davranmasını zorunlu kılmaktadır. Kamuoyundan izlediğim ve gelen serzenişlerden anladığım kadarıyla MTSO’ya yönelik son eleştirilerin merkezinin, kurumun yurt dışı gezi ve fuar organizasyonlarında şeffaflık, sektör temsili, aidatların kullanımı ve katılımcı seçimi başlıklarında yoğunlaşıyor. Eleştiriler kişisel olmaktan çok, kamuoyunda “Oda kaynakları nasıl ve kimler için kullanılıyor?” sorusuna odaklanmış görünüyor. Bir diğer konu ise seçmen listelerinin adaletli dağıtılmaması. Bana ulaşan şikayet ve iddiaları ana başlıklarıyla şöyle özetleyebilirim: 1-ODA KAYNAKLARININ KULLANIMI Yurt dışı gezi ve fuar harcamaları Sektör dışı isimlerin fuarlara katılması Kendi masrafını kendi karşılamalı eleştirisi Beş yıldızlı otelde iftar eleştirisi Ekonomi Zirvesinin içerik ve katılımcı yapısı Sanayi Odası tartışması Başkanlığım sürecinde ençok zorlandığım konuların başında gelen bir konudur gezi ve yemekler. Köhnemiş ve yerleşmiş bir zihniyet var: Meclis üyelerini fuar ve toplantı adı altında özellikle yurtdışı gezilerine götürmek; meclis üyelerini gezdirirse yönetim rahat eder, özellikle seçime doğru yapılan geziler seçimlerde avantaj sağlar. Aslında yönetim kurulu başkanlarını ençok zorlayıp sıkan bir konudur bu geziler. Bu durum yalnızca Mersin’de değildir, TOBB’a bağlı birçok oda ve borsada da geçerlidir. Umarım yapılan bu eleştiriler önümüzdeki dönemlerde bu gezi işinin bir disiplin altına alınmasına neden olur. 2-MESLEK KOMİTELERİ ARASINDA FİRMA KAYDIRILDIĞI İDDİASI Her seçim sürecine girildiğinde meslek grupları, NACE kodları ve komite listeleri konusu yeniden gündeme gelir. Bu yeni bir tartışma değildir. Uzun yıllardır MTSO camiasının içinde olan biri olarak bu tartışmalarla defalarca karşılaştım. Seçim dönemlerinde bazı firmaların bir meslek grubundan başka bir meslek grubuna kaydırıldığı, bunun da mevcut yönetimin seçim dengelerini kendi lehine düzenlemek amacıyla yapıldığı yönünde iddialar ortaya atılır. Elbette her iddia doğru olmayabilir. Firmaların faaliyet alanları zaman içinde değişebilir, NACE kodları güncellenebilir, teknik düzeltmeler yapılabilir. Ancak seçim sürecine yaklaşılırken yapılan her meslek grubu değişikliği, doğal olarak daha fazla dikkat, daha fazla açıklık ve daha fazla denetlenebilirlik gerektirir. Çünkü meslek grubu değişikliği, doğrudan seçmen listesini, adaylık dengelerini, komite temsilini ve seçim sonucunu etkileyebilecek bir işlemdir. Burada bana şu soru da sorulabilir: “Peki siz MTSO Başkanı iken bu konuda nasıl bir tutum takındınız?” Benim yanıtım açıktır. Ben de görev yaptığım dönemde eksikleri, hataları olabilecek bir insanım. Hiç kimse gibi ben de kusursuzluk iddiasında değilim. Ancak bu konuda temel bir ilkeye bağlı kaldım: Seçim sürecine giderken hiçbir firmanın seçim hesabıyla başka bir gruba kaydırılmasına izin vermedim. Herkes daha önce hangi meslek grubunda ise o grupta seçime girdi. Kamuoyuna da böyle bir tartışma ve iddia yansımadı. Çünkü oda seçimlerinde asıl olan, mevcut yönetimin ya da herhangi bir aday grubunun avantajı değil, üyelerin iradesinin doğru biçimde sandığa yansımasıdır. Meslek grubu değişikliği teknik bir işlem gibi görülebilir. Fakat seçim döneminde çok daha hassas hale gelir ve ciddi merak uyandırır. Bu nedenle bu tür değişiklikler ancak açık gerekçeyle, belgeyle, zamanında itiraz hakkı tanınarak ve tüm adaylara eşit bilgi verilerek yapılmalıdır. 3-HUKUKİ YOLLARA BAŞVURULDUĞU İDDİASI MTSO camiasında, bazı firmaların meslek grubu değişiklikleri nedeniyle suç duyurusunda bulunduğu veya dava açtığı yönünde konuşmalar vardır. Bu konuda kesin hüküm vermek doğru olmaz. Ancak böyle bir iddianın dahi dolaşımda olması, meselenin ne kadar hassaslaştığını göstermektedir. Eğer firmalar gerçekten kendi bilgileri dışında meslek gruplarının değiştirildiğini düşünüyorlarsa, bu yalnızca idari bir hata olarak görülemez. Bu durum, temsil hakkı ve seçim hakkı bakımından da değerlendirilmelidir. Bu nedenle MTSO yönetimi, iddiaları kişisel tartışma konusu yapmak yerine, belgeye dayalı açıklama yapmalı ve üyelerin kafasındaki soru işaretlerini gidermelidir. 4-ÜYE LİSTELERİNE ERİŞİMDE EŞİTSİZLİK İDDİASI Bir başka önemli şikayet, MTSO web sitesinde meslek komitelerine üye firmalara ilişkin bilgilerin sınırlı biçimde yayımlanmasıdır. Bazı üyeler, meslek gruplarındaki firmaları, firma yetkililerini ve iletişim bilgilerini yeterince açık göremediklerini söylemektedir. Buna karşılık MTSO yönetiminde bulunanların veya yönetime yakın bazı kişi ve grupların daha ayrıntılı listelere ulaşabildiği yönünde iddialar dolaşmaktadır. Eğer bu doğruysa, bu durum seçimlerde eşit rekabet ilkesini zedeler. Çünkü seçim yalnızca sandık günü başlamaz. Seçim süreci, adayların üyelere ulaşması, kendini anlatması, seçmenleri bilgilendirmesi ve destek istemesiyle başlar. Bir taraf ayrıntılı listeye sahipken diğer taraf kısıtlı bilgiyle hareket ediyorsa, burada eşit yarıştan söz etmek zorlaşır. Seçimde eşitlik, bilgiye erişimde eşitlikle başlar. 5-FİRMA BİLGİLERİNİN YAYIMLANMASI TARTIŞMASI MTSO üyesi firmaların unvanı, meslek grubu, faaliyet konusu, işyeri adresi, kurumsal telefonu, kurumsal e-posta adresi ve temsil yetkilisi adı gibi bilgilerin ne ölçüde yayımlanabileceği de tartışılmaktadır. Bu konuda temel ölçü açık olmalıdır. Ticari hayatın gereği olan ve ticaret sicili, oda sicili ve kurumsal temsil ilişkisi kapsamında değerlendirilen bilgiler makul ölçüler içinde erişilebilir olmalıdır. Özellikle seçim döneminde bu bilgiler, üyelerin ve aday grupların seçim hakkını sağlıklı kullanabilmesi açısından önem taşır. Kişisel cep telefonu, özel e-posta, T.C. kimlik numarası, ev adresi gibi kişisel ve özel nitelikteki bilgiler elbette korunmalıdır. Ancak firma unvanı, MESLEK GRUBU, KURUMSAL ADRES, KURUMSAL TELEFON, KURUMSAL E-POSTA VE TEMSİL YETKİLİSİ ADI gibi bilgiler seçim şeffaflığı açısından tamamen KAPALI TUTULMAMALIDIR. Bu konu tarafımdan birçok kaynak ve KVK mevzuatından incelenmiştir. FİRMA YETKİLİSİNİN ADI, TİCARİ TEMSİL İLİŞKİSİ İÇİNDE DEĞERLENDİRİLMELİDİR. Şirketi temsil ve ilzama yetkili kişilerin bilgileri ticaret hayatının güvenliği açısından zaten önemlidir. Bu nedenle burada mesele kişisel mahremiyet değil, ölçülü ve amaca uygun bilgi paylaşımıdır. BEN KENDİ DÖNEMİMİ DE DOKUNULMAZ GÖRMÜYORUM Ben de MTSO’da başkanlık yaptım, 5 yıl süreyle. Bu süre içinde elbette eksiklerim, hatalarım, bugün geriye dönüp baktığımda daha farklı yapabilirdim dediğim konular vardır. Hiç kimse gibi ben de kusursuzluk iddiasında değilim. Benim dönemim de tartışmasız geçmedi. Seçim sürecinde, temsil yetkileri ve bazı siyasi değerlendirmeler üzerinden eleştiriler yapıldı. Bunları yok saymam doğru olmaz. Ancak bütün bu tartışmalara rağmen şunu açık yüreklilikle söyleyebilirim: Benim başkanlığım döneminde seçim hesabıyla firmaların bir meslek grubundan başka bir meslek grubuna kaydırılmasına izin vermedim. Her firma daha önce hangi grupta yer alıyorsa, seçim sürecine o grupta girdi. Bugün MTSO camiasına yaptığım çağrı da buradan geliyor. Geçmişte yaşanan tartışmalardan ders çıkararak, bugün daha şeffaf, daha denetlenebilir ve tüm adaylar için daha eşit bir seçim ortamı oluşturulmalıdır. ŞAHSIMA YAPILAN SİYASİ TARAFSIZLIK ELEŞTİRİLERİNE DAİR Başkanlık dönemimde bana yöneltilen eleştirilerden biri de zaman zaman yaptığım açıklamaların siyasi olarak yorumlanmasıydı. O dönem de birçok konuşmamda ifade ettim, bugün de aynı noktadayım: “Bir ticaret ve sanayi odası başkanının açıklamaları yalnızca kendi kişisel görüşleri olarak görülmemelidir. O açıklamaların arkasında çoğu zaman oda tabanından gelen şikayetler, talepler, öneriler ve çözüm beklentileri vardır.” MTSO gibi köklü bir kurumda başkanın görevi susmak değil, üyelerden gelen sorunları ilgili makamlara, kamuoyuna ve karar vericilere taşımaktır. Ben de görev yaptığım dönemde bunu yapmaya çalıştım. MTSO’da 41 meslek komitesi vardır. Bu komiteler her ay toplanır; kendi sektörlerinin sorunlarını, ihtiyaçlarını, beklentilerini ve çözüm önerilerini tartışır. Ben de bu komite toplantılarının büyük çoğunluğuna başkan olarak katılır komite üyeleri ile konuları enine boyuna tartışırdık. Bu toplantılardan çıkan değerlendirmeler komite raporları halinde yönetim kuruluna sunulur. Yönetim kurulunda bu raporlar ele alınır, gerekli görülen konular ilgili kurumlara, yerel yöneticilere, bakanlıklara veya kamuoyuna aktarılır. Dolayısıyla bir oda başkanının yaptığı açıklamalar, hiçbir zaman kişisel bir siyasi çıkış değil, üyelerin sesi olma sorumluluğunun sonucudur. Benim konuşmalarım da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bir sorun dile getirdiğimde, bunu herhangi bir siyasi tarafgirlikle değil, üyelerimizin bana ve kurullarımıza ilettiği sorunlara çözüm arama sorumluluğuyla yaptım. Elbette her açıklama herkes tarafından aynı şekilde algılanmayabilir. Üslup, zamanlama veya kullanılan ifadeler tartışılabilir. Ben de her insan gibi eksiklerim ve hatalarım olabileceğini kabul ederim. Ancak temel niyetim hiçbir zaman MTSO’yu siyasi bir tartışmanın tarafı yapmak olmadı. Temel amacım, Mersin iş dünyasının sorunlarını görünür kılmak ve çözüm aramaktı. Bir oda başkanının tarafsızlığı, sorunları görmezden gelmesiyle değil; hangi üyeden gelirse gelsin, hangi sektörü ilgilendirirse ilgilendirsin, her talebi adil biçimde değerlendirmesiyle ölçülür. ASIL MESELE KİMİN KAZANACAĞI DEĞİL, SEÇİMİN NASIL YAPILACAĞIDIR MTSO seçimlerinde elbette farklı adaylar, farklı gruplar ve farklı anlayışlar yarışacaktır. Bu doğaldır. Hatta sağlıklı bir oda yaşamı için gereklidir. Ancak hiçbir seçim, kurumun ortak güveninden daha değerli değildir. Bugün sorulması gereken soru yalnızca “kim kazanacak?” sorusu değildir. Asıl soru şudur: Bu seçim tüm üyelerin içine sinecek biçimde, eşit ve şeffaf yapılacak mı? Eğer seçim süreci baştan itibaren tartışmalı hale gelirse, kazanan kim olursa olsun, kurumun itibarı zarar görür. MTSO gibi köklü bir kurumun buna ihtiyacı yoktur. EŞİT SEÇİM REKABETİ İÇİN NELER YAPILMALI? Bu tartışmaların büyümemesi, kurumun yıpranmaması ve tüm adayların eşit koşullarda yarışabilmesi için yapılması gerekenler bellidir. 1. MESLEK GRUBU DEĞİŞİKLİKLERİ AÇIKLANMALIDIR Son bir yıl içinde kaç firmanın NACE kodunun veya meslek grubunun değiştirildiği kamuoyuna açıklanmalıdır. Bu değişikliklerin hangi tarihte, hangi gerekçeyle ve hangi başvuru üzerine yapıldığı belirtilmelidir. Üye başvurusu ile yapılan değişiklikler ile kurum tarafından resen yapılan değişiklikler ayrı ayrı gösterilmelidir. 2. SEÇİM SÜRECİNİ ETKİLEYEBİLECEK DEĞİŞİKLİKLER ÖZEL OLARAK İNCELENMELİDİR Seçim tarihine yakın dönemde yapılan meslek grubu değişiklikleri ayrıca değerlendirilmelidir. Bu değişikliklerin seçim listelerine etkisi olup olmadığı açıkça belirtilmelidir. Seçimlere kısa süre kala yapılan teknik işlemler, ister doğru ister yanlış olsun, kamuoyunda kuşku yaratır. Bu kuşkunun giderilmesi yönetimin sorumluluğudur. 3. İTİRAZ SÜRECİ ŞEFFAFLAŞTIRILMALIDIR Meslek grubu değişikliğine itiraz eden firma sayısı açıklanmalıdır. Kaç itirazın kabul edildiği, kaçının reddedildiği ve ret gerekçelerinin ne olduğu üyelerle paylaşılmalıdır. Bir üyenin “benim haberim olmadan komitem değişti” demesi bile tek başına ciddiye alınması gereken bir uyarıdır. 4. ÜYE LİSTELERİ TÜM ADAYLARA EŞİT VERİLMELİDİR MTSO üye listeleri, meslek grupları bazında, tüm aday gruplara aynı kapsamda ve aynı formatta verilmelidir. Yönetim kurulu üyelerine, mevcut yönetime yakın kişilere veya belirli gruplara özel ve ayrıntılı liste verilip diğer adaylara kısıtlı bilgi sunulması kabul edilemez. Seçimde eşitlik, bilgiye erişimde eşitlikle başlar. 5. WEB SİTESİNDEKİ FİRMA ARAMA SİSTEMİ GÜÇLENDİRİLMELİDİR MTSO web sitesinde meslek gruplarına göre üye firmaların daha açık, daha düzenli ve daha denetlenebilir biçimde listelenmesi gerekir. En azından şu bilgiler erişilebilir olmalıdır: Firma unvanı, oda sicil numarası, meslek grubu, faaliyet konusu, işyeri adresi, kurumsal telefon, kurumsal e-posta, web sitesi ve temsil yetkilisi adı. Bu bilgiler ticari hayatın ve seçim denetiminin doğal parçasıdır. Kişisel ve özel bilgiler ise korunmalıdır. 6. SEÇİM ÖNCESİ TARAFSIZ BİR BİLGİLENDİRME RAPORU YAYIMLANMALIDIR MTSO yönetimi, seçim sürecine girerken tüm üyelere yönelik tarafsız bir bilgilendirme raporu yayımlamalıdır. Bu raporda meslek grubu listeleri, değişiklik süreçleri, itiraz yolları, liste erişim koşulları ve seçim takvimi açık biçimde yer almalıdır. Bu rapor kimseye avantaj sağlamamalı, herkesin aynı bilgiye aynı anda erişmesini güvence altına almalıdır. 7. ODA YÖNETİMİ SEÇİM SÜRECİNDE TARAFSIZ DAVRANMALIDIR Mevcut oda yönetimleri seçim dönemlerinde çok daha hassas davranmak zorundadır. Kurumsal imkanlar, personel, bilgi sistemleri, üye verileri ve oda kaynakları hiçbir aday grubu lehine kullanılamaz. MTSO yönetimi, yalnızca hukuken değil, ahlaken de tarafsız görünmek zorundadır. Çünkü seçim güveni yalnızca kurallarla değil, davranışlarla da oluşur. ODA VE BORSALARIN SEÇİM YÖNTEMİ DE YENİDEN TARTIŞILMALIDIR MTSO seçimlerinde yalnızca mevcut sorunları konuşmak yetmez. Seçim yönteminin kendisini de yeniden düşünmek gerekir. Bugünkü sistemde oda yönetim kurulu başkanı doğrudan tüm üyelerin oylarıyla değil, seçimler sonucunda oluşan meclis içinden seçilmektedir. Meslek komiteleri ve meclis üyeleri seçilmekte, daha sonra oda başkanı meclis içi dengeler üzerinden belirlenmektedir. Bu sistem yıllardır uygulanıyor olabilir. Ancak bu, sistemin daha demokratik, daha sade ve daha güçlü bir temsil yapısına kavuşturulamayacağı anlamına gelmez. Benim önerim şudur: MTSO Yönetim Kurulu Başkanı, tüm üyelerin doğrudan oylarıyla seçilmelidir. Meslek komitesi ve meclis seçimleri yine kendi sandıklarında yapılmalıdır. Ancak her sandıkta başkanlık seçimi için ayrıca bir oy pusulası bulunmalıdır. Böylece her üye, kendi meslek komitesi ve meclis temsilcilerini seçerken aynı zamanda MTSO Başkanını da doğrudan seçebilmelidir. Bu yöntem, oda başkanına daha geniş bir demokratik meşruiyet kazandırır. Başkan yalnızca meclis içi dengelerin değil, doğrudan tüm MTSO üyelerinin iradesinin sonucu olarak göreve gelir. Elbette bu öneri mevcut mevzuat içinde hemen uygulanabilecek basit bir düzenleme olmayabilir. 5174 sayılı Kanun ve ilgili seçim mevzuatında değişiklik gerektirebilir. Ancak MTSO gibi büyük, etkili ve çok sektörlü bir kurumda demokratik temsilin güçlenmesi için bu konu artık ciddi biçimde tartışılmalıdır. YETKİ BELGESİ TARTIŞMALARI SİSTEMDEN KALDIRILMALIDIR Oda seçimlerinde en çok tartışma yaratan konulardan biri de firmaların oy kullanması için gerekli yetki belgelerinin toplanmasıdır. Seçime katılan gruplar, firmaların yetki belgelerini toplamak için yoğun bir çalışma içine girmektedir. Bu süreç çoğu zaman üyeler arasında gerginlik yaratmakta, yanlış anlamalara, baskı iddialarına ve gereksiz tartışmalara neden olmaktadır. Oysa bu sorun teknik olarak çözülebilir. Benim önerim şudur: Her sandıkta seçmen listesiyle birlikte, oy kullanma yetkisi bulunan firmalara ait yetki belgeleri de Ticaret ve Sanayi Odası tarafından hazırlanmış olarak yer almalıdır. Oy kullanmaya gelen kişi resmi kimliğini gösterir. Sandık görevlileri önce seçmen listesini kontrol eder. Ardından ilgili firmanın yetki belgesi kontrol edilir. Yetkili kişi hem seçmen listesini imzalar hem de oyunu kullanır. Böylece yetki belgesi toplama işi adayların, grupların veya üyelerin üzerinde kalmaz. Seçim günü sandık başında resmi ve standart bir kontrol yapılır. Bu yöntem üç önemli sonuç doğurur: Birincisi, yetki belgesi toplama üzerinden yaşanan tartışmalar azalır. İkincisi, seçmenlerin kim adına oy kullandığı daha sağlıklı denetlenir. Üçüncüsü, tüm aday gruplar aynı koşullarda yarışır. Yetki belgesi konusu, adayların peşinden koştuğu, üyelerin baskı altında hissettiği, seçim grupları arasında tartışma yaratan bir unsur olmaktan çıkarılmalıdır. Bu konu, oda tarafından önceden hazırlanmış, sandıkta denetlenen, standart ve şeffaf bir sisteme bağlanmalıdır. DAHA DEMOKRATİK, DAHA SADE, DAHA TARTIŞMASIZ BİR SEÇİM MTSO seçimleri, üyeleri karşı karşıya getiren bir süreç olmamalıdır. Seçimler, üyelerin iradesini en temiz, en açık ve en tartışmasız biçimde sandığa yansıtan demokratik bir mekanizma olmalıdır. Bu nedenle iki temel reform önerisini TOBB camiasının tartışmasına sunuyorum: Birincisi: Oda ve Borsa Başkanı tüm üyelerin doğrudan oylarıyla seçilmelidir. İkincisi: Firma yetki belgeleri oda tarafından hazırlanmalı ve sandık başında seçmen listesiyle birlikte kontrol edilmelidir. Bu iki adım atılırsa, seçim süreci hem daha demokratik hem daha güvenilir hem de daha az tartışmalı hale gelir. Çünkü seçim sisteminde asıl amaç, kimin avantajlı çıkacağı değil, üye iradesinin en doğru biçimde ortaya çıkması olmalıdır. KURUMSAL GÜVENİ KORUMAK HEPİMİZİN GÖREVİDİR MTSO, Mersin’in en önemli meslek kuruluşlarından biridir. Bu kurumun itibarı kişilerin, grupların ve seçim dönemlerinin üzerindedir. Bugün yapılması gereken şey gerilimi artırmak değil, belirsizlikleri gidermektir. İddiaları yok saymak da yanlıştır, iddialar üzerinden kesin hüküm vermek de yanlıştır. Doğru olan, belgeye dayalı açıklama yapmak, süreçleri şeffaflaştırmak ve tüm üyelerin güven duyacağı bir seçim ortamı oluşturmaktır. Benim çağrım sade ve nettir: MTSO yönetimi, üyelerin kaygılarını ciddiye almalı; meslek grubu değişikliklerini, üye listelerine erişim esaslarını ve seçim sürecinin işleyişini açık biçimde kamuoyuna duyurmalıdır. Aday olan ya da olmayı düşünen tüm gruplar da aynı olgunlukla hareket etmeli, MTSO’nun kurumsal itibarını zedeleyecek dilden uzak durmalıdır. Çünkü MTSO seçimleri bir hesaplaşma alanı değil, Mersin iş dünyasının ortak geleceğini belirleme alanıdır. SON SÖZ Adil seçim, yalnızca sandıkta oy kullanmak değildir. Adil seçim, her üyenin doğru listede yer almasıdır. Adil seçim, her adayın aynı bilgiye ulaşabilmesidir. Adil seçim, kurum kaynaklarının tarafsız kullanılmasıdır. Adil seçim, yetki tartışmalarının sandık öncesinde çözülmesidir. Adil seçim, kazananın da kaybedenin de sonucu içine sindirebilmesidir. MTSO camiasına yakışan da budur. Eşit bilgi, eşit yarış, güvenilir seçim. Güçlü oda, güçlü temsil ile olur. Güçlü temsil, eşit ve güvenilir seçimle olur. Sonuç: GÜÇLÜ MTSO, GÜÇLÜ MERSİN

bottom of page