top of page

BU COĞRAFYAYA CUMHURİYETİ ÇOK GÖRENLERE YANIT

“Tom Barrack’ın söylemleri, Ortadoğu halklarını demokratik cumhuriyetlerin öznesi olarak değil, güçlü merkezî otoriteler altında tutulması gereken topluluklar gibi gören eski bir anlayışın izlerini taşıyor. Oysa bölgenin son yüz yılı göstermiştir ki tek adam rejimleri huzur da getirmemiştir, refah da, istikrar da. Bu coğrafyanın ihtiyacı, geçmişin köhnemiş otoriter kalıpları değil; halk iradesine, güçlü kurumlara ve demokratik cumhuriyetlere dayalı yeni bir gelecek anlayışıdır.”

THOMAS JOSEPH BARRACK Jr’ın ZİHNİYETİ

Tom Barrack’ın son dönemde kullandığı dil, Türkiye’de ve bölgemizde dikkatle okunmalıdır. Çünkü mesele yalnızca bir büyükelçinin ağzından çıkan birkaç cümle değildir. Mesele, o cümlelerin arkasındaki zihniyettir.

Barrack’ın Osmanlı millet sistemi, güçlü liderlik ve bölgeye özgü yönetim biçimleri etrafında kurduğu çerçeve, açıkça söylenmese bile şu algıyı beslemektedir: Türkiye ve Ortadoğu halkları, modern demokratik cumhuriyetler içinde eşit yurttaşlar olarak değil, güçlü merkezî otoriteler altında yönetilmesi gereken topluluklar olarak görülmektedir. Oysa benim 16 Nisan 2026 tarihinde yayımlanan “YENİ BİR ÇAĞIN EŞİĞİNDE: AVRUPA VE ORTA DOĞU’DA STRATEJİK UYANIŞ VE DEMOKRATİK BİRLİK” başlıklı yazım tam da bu anlayışa itiraz etmektedir. Orada şöyle demiştim:

Bugün bu cümlenin neden daha da önemli hale geldiği ortadadır. Çünkü Barrack’ın dili, halk iradesini büyütmeyi değil, yönetilebilirlik adına güçlü merkezleri meşrulaştırmayı çağrıştırmaktadır. Güçlü kurumlara, bağımsız yargıya, etkili parlamentoya ve yerleşik cumhuriyet kültürüne dayanan ülkelerde dış müdahale daha zordur. Kararların birkaç kişide toplandığı yapılarda ise dış güçlerin kendi hedeflerini dar bir çevre üzerinden yürütmesi daha kolaydır.

Bu yüzden aynı yazıda kurduğum şu cümle bugün yeniden hatırlanmalıdır:

Gerçekten de güvenliğin, refahın ve istikrarın temeli saraylar, hanedanlıklar ya da dış destekli güçlü adamlar değildir. Asıl güvence, hukuka dayalı kurumlar, eşit yurttaşlık ve demokratik meşruiyettir.

BİZE REJİM BİÇENLER ÖNCE KENDİ TARİHLERİNE BAKSINLAR

Bize rejim biçmeye kalkanlar, önce kendi tarihlerine bakmalıdır. Kendi kıtalarında yerli halkların topraklarını, hayatlarını ve geleceklerini yok edenler; kölelik düzeniyle milyonlarca insanı insanlıktan çıkaranlar; ardından da bütün bu büyük adaletsizliklerin üzerine bir süper güç inşa edenler, başka milletlere devlet aklı ve rejim dersi veremezler. Bugün dünyaya demokrasi, özgürlük ve insan hakları anlatanların siciline bakıldığında; yerli halkların tasfiyesi, köle emeği üzerine kurulmuş servet, ırk ayrımcılığı, dış müdahaleler ve sayısız çifte standart görülmektedir. Böylesine ağır bir tarihsel bagaj taşıyanların Türkiye’ye ya da Ortadoğu halklarına “sizin için en uygun yönetim biçimi budur” havasıyla konuşması, yalnızca siyasi kibir değil, aynı zamanda derin bir ahlaki tutarsızlıktır.

Bu yüzden mesele sadece Barrack’ın ne dediği değildir. Mesele, hangi tarihsel ve siyasal yerden konuştuğudur. Kendi ülkesinde eşitliği tam kuramamış, kendi iç yaralarını bütünüyle saramamış bir gücün temsilcisi, başka toplumların hangi rejime layık olduğu konusunda hakemlik yapamaz.

KONUŞTUĞU ALANDA NE KADAR YETKİN?

Burada ayrı bir mesele daha vardır. Barrack, kariyer çizgisi itibarıyla bir anayasa hukukçusu, siyaset teorisyeni ya da tarihçi değildir. Esas olarak iş, finans, yatırım ve siyasi yakınlık hattından gelen, sonradan diplomatik göreve atanmış bir isimdir.

ABD Dışişleri Bakanlığı ve ABD’nin Türkiye Büyükelçiliği sayfaları da onu önce 1991 yılında kurulan “Colony Capital”in kurucusu ve özel sermaye yöneticisi olarak tanıtıyor.

Colony Capital (2021 yılında DigitalBridge olan), Tom Barrack’ın kurduğu, kökeni gayrimenkul odaklı özel sermaye / yatırım yönetimi işine dayanan bir yapıdır. En sade anlatımla, klasik anlamda tek bir müteahhitlik şirketi değil; yatırım toplayan, varlık satın alan, yöneten, gerektiğinde yeniden yapılandıran ve bunlardan getiri üretmeye çalışan bir yatırım platformu olarak gelişmiştir.

Böyle bir geçmiş, bir ülkenin rejimi, kurucu felsefesi ve tarihsel devlet aklı hakkında hüküm dağıtma ehliyeti vermez; konuştukları ancak ticari olarak avantaj sağlayacağı konuları dayatmaktır.

Bir büyükelçi, temsil ettiği devlet adına ilişki yürütür. Ev sahibi ülkenin rejimine yön vermek, anayasal tercihlerini sorgulamak ya da ona tarihsel model önermek için gönderilmez. Diplomatik sıfat, temsil yetkisi verir; vesayet yetkisi vermez.

Hiçbir büyükelçi, görev yaptığı ülkenin rejimi hakkında hüküm dağıtma makamı değildir. Uluslararası hukuk diplomatlara temsil yetkisi verir, vesayet yetkisi vermez. Viyana Diplomatik İlişkiler Sözleşmesi’nin 41. maddesi, ev sahibi devletin iç işlerine karışmamayı açık bir yükümlülük haline getirmiştir. Buna rağmen Türkiye’nin anayasal düzeni ve cumhuriyet rejimi hakkında üstten konuşmak, diplomasi değil; sınır aşan bir siyasal kibirdir.

CETVELLE ÇİZİLEN SINIRLAR VE TEK ADAM REJİMLERİNİN ÇIKMAZI

Ortadoğu coğrafyasındaki birçok devlet, halkların doğal tarihsel ve toplumsal gelişimiyle değil, büyük ölçüde dış müdahalelerin, manda düzenlerinin ve cetvelle çizilmiş sınırların mirasıyla şekillendi. Fakat daha önemlisi, bu yapının üzerine inşa edilen siyasal rejimlerin niteliğidir.

Bölgenin çok büyük bölümü, kurulduğu ilk günden bu yana halk iradesine dayalı güçlü cumhuriyet kurumlarıyla değil; darbelerle, hanedanlıklarla, güvenlik devletleriyle ve tek adam merkezli yönetim anlayışlarıyla yönetildi. On yıllar geçti, liderler değişti, ittifaklar dağıldı, yeniden kuruldu; ama sistem değişmedi. Değişen çoğu zaman yalnızca isimler ve bölge insanlarına ait zenginliklerin hangi iç ve dış çevreler arasında el değiştirdiği oldu.

Barrack’ın kariyer geçmişine bakıldığında, karşımıza diplomatik bir devlet aklından çok yatırım, özel sermaye, gayrimenkul ve uluslararası iş çevrelerinden gelen bir profil çıkmaktadır. Bu da onun bölgeye bakışında demokratik meşruiyetten çok jeopolitik istikrarı, ekonomik açılımı ve dış aktörlerle uyumlu çalışacak yönetilebilir güç merkezlerini öne çıkardığı izlenimini güçlendirmektedir.

İşte tam bu nedenle Barrack’ın ima ettiği güçlü merkezî otorite modeli son derece sorunludur. Çünkü bu, Ortadoğu için yeni bir reçete değildir. Tam tersine, bölgenin uzun zamandır çektiği eski hastalığın başka adıdır. Tek adam rejimleri bu bölgeye kalıcı refah, özgürlük ve adalet getirmedi. Bugün aynı köhnemiş modeli yeniden çözüm gibi sunmak, geleceğe değil geçmişe konuşmaktır.

Bu nedenle önceki yayımlanmış yazımdaki şu cümle bugün daha da anlamlıdır:

Çünkü Ortadoğu’nun ihtiyacı, bir güçlü adamın yerine başka bir güçlü adam koymak değildir. İhtiyacı olan şey, tek kişilere bağlı kırılgan düzenlerden kurtulup kurallara, kurumlara, hukuka, eşit yurttaşlığa ve hesap verebilir yönetime dayalı bir siyasal zemine kavuşmaktır.

OSMANLI MİLLET SİSTEMİ ÜZERİNDEN VERİLEN MESAJ

Barrack’ın Osmanlı millet sistemi göndermeleri de bu açıdan ayrıca sorunludur. Osmanlı millet sistemi, modern anlamda eşit yurttaşlığa dayalı demokratik bir model değildi. Dini cemaatlerin ayrı ayrı yönetildiği, padişah otoritesine dayalı, hiyerarşik bir imparatorluk düzeniydi. Böyle bir sistemi bugünün Türkiye’si ya da Ortadoğu’su için ilham kaynağı gibi sunmak, cumhuriyet fikrine mesafe koyan bir bakışın işaretidir.

Oysa bizim ihtiyacımız geçmişin hiyerarşilerini bugüne taşımak değil, geleceğin demokratik birliğini kurmaktır. Bu yüzden önceki yayımlanmış yazımda şu tespiti yapmıştım:

Barrack tartışması bu cümleleri daha da görünür hale getirmiştir. Çünkü bölgeye dışarıdan bakan birçok akıl, bu coğrafyayı özgürleşmesi gereken halklar topluluğu olarak değil, dengelenmesi gereken bir jeopolitik satranç alanı olarak görmektedir. Böyle bakıldığında da demokrasi değil, kontrol; cumhuriyet değil, yönetilebilirlik; halk iradesi değil, merkezî otorite önem kazanmaktadır.

AVRUPA, TÜRKİYE VE BÖLGESEL DEMOKRATİK İRADE

Halbuki Avrupa ile Orta Doğu’nun önündeki asıl tarihsel görev budur: dış telkinlerle şekillenen otoriter denklemleri değil, bölgesel iradeye dayalı demokratik iş birliğini büyütmek.

Bu nedenle aynı yazıda kullandığım şu yaklaşım bugün daha da önemlidir:

Bu yalnızca diplomatik bir öneri değildir. Aynı zamanda bir rejim tercihidir. Avrupa ile Orta Doğu arasında kurulacak yeni ilişki, güçlü adamlar ekseninde değil; güçlü kurumlar, hukukun üstünlüğü, teknolojik bağımsızlık ve halk iradesi temelinde yükselmelidir.

Nitekim yazımın bir başka önemli bölümü de tam bunu vurguluyordu:

Teknolojik egemenlik ile siyasal egemenlik birbirinden ayrı değildir. Savunmasını, verisini, yazılımını, güvenliğini ve stratejik yönelimini başkasına bırakan toplumlar, zamanla yalnız ekonomide değil, siyasi düşüncede de bağımlı hale gelirler. Aynı şekilde şu tespitim de bugün çok daha anlamlıdır:

Savunmasını başkasına emanet edenler, bir süre sonra yalnız güvenlik tercihlerinde değil, siyasal tahayyüllerinde de dış etkiye açık hale gelirler. Bu yüzden Avrupa’nın da, Türkiye’nin de, bölgenin de ihtiyacı yeni bağımlılıklar değil; yeni bir demokratik stratejik akıldır.

BU COĞRAFYANIN KADERİ OTORİTERLİK DEĞİLDİR

Benim kanaatim nettir. Türkiye ve Ortadoğu halkları cumhuriyete, laikliğe, eşit yurttaşlığa ve demokratik olgunluğa layıktır. Bu coğrafyanın sorunu, demokrasiye ehil olmaması değil; uzun zamandır dış müdahaleler, iç vesayetler, hanedanlıklar ve korku rejimleri arasında sıkıştırılmış olmasıdır.

Bu sebeple şu cümle bugün yalnızca bir fikir değil, bir tarih çağrısıdır:

“Eğitimle bilinçlenen, sanayiyle zenginleşen ve demokrasiyle özgürleşen bir Orta Doğu, Avrupa’nın en güvenli komşusu olacaktır.”

İşte asıl mesele budur. Barrack’ın imalarında sezilen eski akıl, bölgeyi güçlü adamlarla yönetilen, dışarıdan çerçevelenen, tarihsel hiyerarşilere razı edilmiş bir alan olarak görmek istiyor. Bizim savunmamız gereken gelecek ise bunun tam tersidir: eğitimle güçlenen, teknolojiyle bağımsızlaşan, sanayiyle kalkınan ve cumhuriyetle onur kazanan bir bölge geleceği.

SONUÇ: ESKİ AKLIN KARŞISINDA YENİ BİR SİYASAL AHLAK

Barrack’ın sözleri bize bir kez daha şunu göstermiştir: Bölgemiz üzerine hâlâ eski imparatorluk akıllarıyla, eski vesayet alışkanlıklarıyla ve eski jeopolitik kibirle konuşanlar vardır.

Onlara verilecek en doğru cevap şudur:Önce kendi tarihinizle yüzleşin.Önce kendi ülkenizin vicdan muhasebesini tamamlayın.Önce kendi demokrasi iddianız ile tarihsel siciliniz arasındaki büyük uçuruma bakın.Sonra gelip başka milletlere hangi rejime layık olduklarını söylemeye kalkın.

Ama bu coğrafyanın kaderi artık dışarıdan yazılamaz.

Türkiye’nin de, Avrupa’nın da, Ortadoğu halklarının da önünde yeni bir seçenek vardır: güçlü adamların kolaycılığı mı, yoksa demokratik cumhuriyetlerin zor ama onurlu yolu mu?

Benim cevabım açıktır. Bölgemizin geleceği hanedanlıklarda değil, demokratik cumhuriyetlerdedir. Barışın yolu dış müdahalede değil, bölgesel iradededir. Gerçek güvence ise otoriter merkezlerde değil, cumhuriyet kültürü ve demokratik olgunluktadır.

Sonraki yazımda buluşmak üzere esenlikler dilerim.

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page