GÜCÜN ZEHRİ, SALTANATIN BEDELİ VE DÜNYANIN SİSTEM HATASI
- Ayhan KIZILTAN
- 28 Mar
- 7 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 17 Nis
"Bugün 28 Mart 2026. Orta Doğu’da yükselen dumanlar, sadece binaların değil, insanlığın binbir emekle inşa ettiği uluslararası hukuk normlarının da enkazı altından geliyor. ABD, İsrail ve İran hattında yaşanan bu devasa gerilim, aslında on yıllardır ilmek ilmek dokunan bir "küresel sistem hatasının" dışa vurumudur. Bir makine mühendisi gözüyle baktığımda görüyorum ki; dünya bugün "Single Point of Failure" (Tek Noktadan Hata) krizi yaşıyor. Küresel güvenliğin ve milyarlarca insanın kaderinin sadece birkaç liderin veya o liderleri bir kukla gibi oynatan "güç lobilerinin" inisiyatifine bırakılması, sistemik bir çöküşün en büyük kanıtıdır."
Ayhan Kızıltan, ben@ayhankiziltan.com.tr, Mersin, 28 Mart 2026
Savaşın Ekonomik Etkileri: "80 Yılın En Büyük Ticaret Kırılması"
Uluslararası kaynaklar, bu süreci pandemiden daha derin bir tedarik zinciri krizi olarak nitelendiriyor.
Küresel Ölçekte:
Enerji Şoku: Brent petrol fiyatları savaş öncesine göre %40'tan fazla artarak varil başına 115$ seviyelerini aştı. Avrupa'da doğal gaz fiyatları ise sadece üç haftada iki katına çıktı.
Lojistik Çöküşü: Hürmüz ve Kızıldeniz'in eş zamanlı olarak istikrarsızlaşması, küresel ticaretin Ümit Burnu'na yönelmesine neden oldu. Bu durum konteyner maliyetlerini %300 artırırken, teslimat sürelerini 2-3 hafta uzattı.
Büyüme Kaybı: WTO (Dünya Ticaret Örgütü), savaşın bu şekilde devam etmesi halinde 2026 küresel GSYH büyümesinden en az %0,3 ile %1 arasında bir kayıp beklendiğini duyurdu.
Türkiye Özelinde:
Cari Açık Baskısı: Türkiye'nin enerji ithalat faturası büyük risk altında. Ekonomistler, enerji fiyatlarındaki kalıcı artışın cari açığın GSYH'ye oranını %3’ün üzerine taşıyabileceği uyarısında bulunuyor.
Yaşam Pahalılığı, Enflasyon: Savaştan önce zaten önlenemeyen fiyat artışları süreci, savaşın başlamasıyla akaryakıta bağlı olarak daha da hızlandı.
Alternatif Güzergah Rolü: Doğu-Batı hattındaki deniz yollarının tıkanması, Türkiye'nin kara ve demir yolu bağlantılarını (Orta Koridor) hayati bir alternatif haline getirdi.
İleride Beklenenler:
Parçalı Küreselleşme: Çin ve Rusya'nın "stratejik dengeleme" politikalarıyla dünya; enerji ve teknoloji bloklarına daha keskin şekilde bölünecek.
Enerjide Yerelleşme: Fosil yakıtlara olan bu aşırı bağımlılığın yarattığı kırılganlık, nükleer ve yenilenebilir enerji yatırımlarını agresif şekilde hızlandıracak.
Yeni Güvenlik Mimarisi: Orta Doğu'da ve Avrupa Birliğinde ABD hegemonyasının sorgulandığı, bölgesel güçlerin (Avrupa Birliği ve Türkiye dahil) daha aktif rol aldığı yeni bir denge kurulmak zorunda kalınacak.
ABD ve İsrail'in Stratejik Amaçları
Bu savaş, taraflar için sadece askeri bir operasyon değil, bölgenin 50 yıllık geleceğini belirleme çabasıdır.
İsrail’in Amacı: İsrail için bu savaş "varoluşsal bir temizlik" olarak nitelendiriliyor. Temel hedef, İran’ın nükleer kapasitesini fiziksel olarak yok etmek ve Lübnan’dan Yemen’e uzanan "Direniş Ekseni"ni (Hizbullah, Husiler vb.) lojistik olarak felç etmektir. İsrail yönetimi, "çimenleri biçme" stratejisinden, rejimi doğrudan sarsacak “üst düzey liderlik tasfiyesi” stratejisine geçmiş durumda. ABD’yi yanına alarak Orta Doğu’yu dize getirmek ve topraklarını genişletmek asıl amacı.
ABD’nin Amacı: Washington, İran’ın balistik füze ve drone üretim altyapısını kalıcı olarak devre dışı bırakmayı hedefliyor. Trump yönetimi altındaki ABD'nin nihai hedefi, İran'ı "koşulsuz teslimiyete" zorlayarak, küresel enerji yollarındaki (Hürmüz Boğazı) İran vesayetini kırmak ve bölgede yeni bir güvenlik mimarisi kurmaktır. Yani asıl amacı bu coğrafyadaki tüm kaynakların üzerine çökmek.
İsrail ve "Bölgesel Güvenlik Paradoksu"
İsrail'in bölgedeki askeri doktrini, yabancı kaynaklarda genellikle "hayatta kalma içgüdüsünün saldırganlığa dönüşmesi" olarak analiz edilir.
Nükleer Şeffafsızlık: İsrail’in varlığı resmen kabul edilmeyen ama herkesçe bilinen nükleer silahları, bölgedeki güç dengesini İsrail lehine asimetrik hale getiriyor. Bu durum, İran gibi ülkelerin "nükleer caydırıcılık" arayışının en büyük yakıtı oluyor.
İnsani Yıkım ve Güven Krizi: Sivil, çocuk, yaşlı ayrımı gözetmeksizin yürütülen operasyonlar, İsrail'in "meşru müdafaa" iddiasını uluslararası kamuoyunun gözünde hızla eritiyor. 2026'daki bu son harekatta sivil kayıpların ulaştığı boyutlar, sadece bölge halklarında değil, Batı başkentlerindeki sivil toplum örgütlerinde de "İsrail'e duyulan güvenin tarihsel çöküşü" olarak yorumlanıyor.
Kim Güvenebilir? Geleceğin Riski
Bu soruların cevabı, aslında dünyanın neden "Çok Kutuplu" bir yapıya evrildiğini açıklıyor:
Güvenin Yerini Korku Aldı: Devletler artık uluslararası hukuka veya büyük bir gücün korumasına değil, kendi savunma sanayilerine ve bölgesel ittifaklarına güveniyor.
Ahlaki Kriz: Bir gücün (ABD veya İsrail) askeri olarak galip gelmesi, ahlaki ve siyasi olarak kazandığı anlamına gelmiyor. 2026'daki bu savaşın en büyük kaybı, "evrensel insan hakları" kavramına duyulan inanç oldu.
"Salahiyet" Tartışması ve Uluslararası Hukuk Analizi
ABD’nin okyanus ötesinden gelip müdahale etmesi, uluslararası hukukta ciddi bir meşruiyet krizine neden oluyor:
BM Şartı 51. Madde: ABD ve İsrail, saldırıları "önleyici meşru müdafaa" kapsamında savunuyor. İran’ın nükleer silah elde etme aşamasına gelmiş olmasını ve bölgedeki ABD varlıklarına yönelik "yakın tehdit" oluşturmasını hukuki gerekçe olarak sunuyorlar.
Hukuki Boşluk: Eleştiren yabancı kaynaklar (Guardian, Just Security), BM Güvenlik Konseyi onayı olmadan başlatılan bu harekatın “egemenlik ihlali” olduğunu vurguluyor. "Yakın tehdit" kavramının, 2003 Irak işgalindeki gibi genişletilerek kullanıldığı ve bunun uluslararası hukuk düzenini zayıflattığı ifade ediliyor.
Yetki Sorunu: ABD, bölgedeki müttefiklerinin (İsrail ve Körfez ülkeleri) güvenliğini sağlamayı bir "küresel jandarma" misyonu olarak görüyor. Ancak hukukçular, "kollektif meşru müdafaa" için mağdur devletin açık bir yardımı çağrısı olması gerektiğini, ancak bu harekatın büyük oranda tek taraflı başladığını hatırlatıyor.
Hukuk, ne yazık ki güç dengelerinin gerisinde kalmış durumda. Mevcut çatışmalarda iki temel kuralın ihlal edildiği görülüyor:
Orantılılık İlkesi: Bir askeri tehdide verilen karşılığın, o tehdidi bertaraf edecek düzeyde olması gerekir. Sivil altyapının (hastaneler, su tesisleri) bombalanması, bu ilkeyi doğrudan ihlal eder ve "savaş suçu" kapsamına girer.
Ayırım İlkesi: Muharip olanla sivil olanın birbirinden ayrılması zorunluluğudur. Modern mühimmatların "hassas vuruş" yeteneğine rağmen sivil ölümlerinin bu kadar yüksek olması, bu ilkenin "ikincil hasar" adı altında göz ardı edildiğini gösteriyor.
Rusya ve Çin'in Pozisyonu: "Stratejik Fırsatçılık"
Pekin ve Moskova, savaşa doğrudan dahil olmaktan kaçınırken bu kaosu kendi lehlerine çevirmeye çalışıyorlar:
Rusya retorik (etkili anlatım) düzeyde saldırıları kınıyor ancak askeri yardım göndermiyor. Petrol fiyatlarının 110$ üzerine çıkması bütçesini rahatlatıyor. Batı'nın dikkatini Ukrayna cephesinden uzaklaştırıyor.
Çin "Sükunet ve diplomasi" çağrısı yapıyor, yaptırımları delerek İran petrolünü almaya devam ediyor. Enerji arz güvenliği tehlikede. ABD'nin "Asya Pasifik" odağını bozarak Tayvan üzerindeki baskıyı azaltma fırsatı buluyor.
Rusya ve Çin, İran'ın tamamen çökmesini istemiyor; çünkü bu, Orta Doğu'nun tamamen bir Amerikan gölü haline gelmesi demek. Ancak İran için kendi askeri güçlerini riske atmaktan da uzak duruyorlar. Bu durumu "kontrollü bir istikrarsızlık" olarak yönetme eğilimindeler.
Güç Lobilerinin "Gölge Yönetimi" ve Kukla Liderlik Riski
Bir liderin art niyetli olmasından daha tehlikelisi, tutarsız ve yönlendirilmeye açık olmasıdır. Modern dünyada "güç lobileri" (silah lobileri, enerji devleri, finansal karteller), stratejik kararları rasyonel bir devlet aklıyla değil, kısa vadeli kar maksimizasyonuyla alır.
Asimetrik Kararlar: Eğer bir başkan, savunma sanayii lobilerinin etkisi altındaysa, barışçıl çözümler yerine çatışmayı körükleyen politikalara yönelmesi "ticari bir zorunluluk" haline gelir.
Sorumluluk Kaybı: Bu lobiler seçimle iş başına gelmedikleri için, verdikleri kararların insani maliyetlerinden (sivil ölümleri, yıkılan şehirler) sorumlu tutulamazlar.
Kurumsal Zırhın Delinmesi
Demokratik sistemlerin iddiası, "kurumların kişilerden üstün olmasıdır." Ancak son yıllarda gördüğümüz üzere, güçlü lobiler ve popülist dalgalar bu kurumsal yapıları (Dışişleri bürokrasisi, yargı, denetleme mekanizmaları) baypas edebiliyor.
Keyfiyet: Nükleer kodlara veya devasa bir orduya hükmeden bir liderin, kurumsal bir süzgeçten geçmeden "tweet" atar gibi operasyon kararı alabilmesi, tüm dünya için bir öngörülemezlik kabusu yaratıyor.
Hukukun Araçsallaştırılması: Güç tek elde toplandığında, uluslararası hukuk bir "adalet aracı" olmaktan çıkıp, güçlü olanın kendi eylemlerine uydurduğu bir "kılıf" haline geliyor.
Sosyal ve İnsani "Yan Etkiler"
"Sivil, yaşlı, çocuk" dinlemeden yapılan katliamlar, bu gücün kontrolsüzlüğünün en acı sonucudur.
Güven Erozyonu: Bir süper güce veya onun müttefikine artık kimse "adalet getirecek" gözüyle bakmıyor. Bu, küresel çapta bir “ahlaki boşluk” yaratıyor.
Radikalleşme: Keyfi bombalamalar ve haksız işgaller, sadece fiziksel yıkım yaratmaz; aynı zamanda gelecek nesillerde onarılamaz bir “öfke” ve “radikalleşme” tohumu eker. Bu da aslında o "gücü" elinde tutan ülkeler için uzun vadede daha büyük bir güvenlik tehdidi oluşturur.
ABD'nin Karanlık Algoritması: Diktatör Üretim Hattı
ABD dış politikasının yıllardır hiç değişmeyen, adeta bir fabrika ayarı gibi işleyen karanlık bir algoritması var. Bu algoritmanın çalışma prensibi şudur: Önce sömüreceğin ülkenin başına kolay yönetebileceğin, "kullanışlı" bir diktatör yerleştir. Onun sayesinde o ülkenin yer altı ve yer üstü kaynaklarını sessizce sömür. Yerleştirdiğin bu diktatörü, verdiğin sınırsız imkanlarla bir "güç zehirlenmesine" uğrat ki halkından kopsun, otoriterleşsin ve kendi insanını ezmeye başlasın.
Diktatör miadını doldurduğunda veya kontrol edilemez hale geldiğinde ise sahneye "kurtarıcı" maskesiyle çıkılır. Aynı ABD, "ülkenize demokrasi getireceğiz" yalanıyla asker gönderir; yakarak, yıkarak o diktatörü devirir. Libya, Irak ve Suriye bunun en taze ve en acı örnekleridir; şimdi bunu İran’da deniyor. Soruyorum size: ABD bugüne kadar hangi ezilen halkı gerçekten kalkındırmıştır? Hangi girdiği coğrafyada huzuru ve refahı tesis etmiştir? Cevabı hepimiz biliyoruz: Hiçbirinde! Geriye kalan tek şey, kaynakları el değiştirmiş harabelerdir.
"Çok Yaşa Kralım" Çaresizliği ve Kaynak Peşkeşi
Bu sömürü düzeninin bölgedeki en büyük suç ortakları ise kendilerine kral, emir gibi unvanlar veren diktatörlerdir. Bu isimler, sırf kendi saltanatlarını ve saraylarını korumak için ABD ve İsrail’e kayıtsız şartsız teslim olmuş durumdalar. ABD, yıllardır bu ülkelerin öz kaynaklarını sömürüyor; karşılığında ise bu diktatörlerin "koltuk sigortasını" yapıyor.
Halklar bilerek çaresiz ve cahil bırakılıyor. Din ve mezhep çekişmesine sokuluyorlar. Çünkü sorgulayan bir halk, bu "peşkeş düzeni" için en büyük tehdittir. Kendi ülkesinin zenginliği dış güçlere akarken, halkına "Çok yaşa kralım, çok yaşa emirim" dedirten bu sahte saltanatlar, aslında bir coğrafyanın geleceğini çalmaktadır. Bu rejimler için milli menfaat değil, "saray menfaati" her şeyin önündedir.
Avrupa’nın Varoluşsal Korkusu: "Sıradaki Biz miyiz?"
Ancak bu pervasızlık, artık sadece Orta Doğu’yu değil, Avrupa’yı da derin bir endişeye sevk ediyor. Yıllardır güvenliklerini ABD’nin nükleer şemsiyesine emanet ederek konforlu bir refah içinde yaşayan Avrupalılar, İran’a yapılanlardan ve bölgedeki keyfi savaşlardan sonra nihayet uyandılar. Özellikle Trump gibi öngörülemez bir liderin yönettiği, güç lobilerinin kolayca yönlendirebildiği bir ABD’ye artık asla güvenemeyeceklerini idrak etmiş durumdalar.
Bugüne kadar kaale almadıkları ülkelerin, müttefik maskesi altındaki güçler tarafından nasıl yutulmaya çalışıldığını gören Avrupa başkentlerinde artık şu soru yankılanıyor: "Yarın çıkarları çatıştığında aynısını bize de yapabilirler mi?" Nitekim, başkan olarak seçildiği günden itibaren Trump’ın Avrupa için söyledikleri ortada. Bu korku, Avrupa Birliği’ni ABD ve İsrail’in kurmak istediği bu haksız "yeni dünya düzenini" bozmaya aday “kilit bir aktör” haline getirebilir.
Türkiye İçin Vizyoner Çıkış: Mersin ve Çukurova Hattı
Peki, biz bu devasa türbülansta ne yapmalıyız? Türkiye’nin bu sömürü ve savaş sarmalından korunmasının tek yolu, stratejik aklını ve demokratik zırhını kuşanmasıdır.
Marmara’nın Yükünü Anadolu’ya Yaymak: Sanayi ve lojistik gücümüzü sadece Marmara’ya hapsetmek büyük bir güvenlik zafiyetidir. Bu yükü güvenli limanlara, Anadolu içlerine, özellikle Mersin-Çukurova gibi güçlü olanakları olan bölgelere aktarmak bir tercih değil, milli beka şartıdır.
Yeniden kendine yeten bir ülke olmak: Tarımda, sanayide, teknolojide, savunmada kendine yeten ve ötesinde üretimini dünyaya da arz edebilecek bir ülke olmalıyız.
Eğitim ve Kültür Seferberliği: İnsanımızı her alanda dünyanın en gelişmiş ülkelerindeki insanların eğitim ve kültür düzeyine ve üzerine çıkaracak bir eğitim sistemini oluşturmalıyız.
İçeride Birliği Sağlamak: MHP lideri Bahçeli’nin söylediği gibi içerde birliği sağlamalıyız. Ama siyasi kaygıları ve çıkarları gözetmeden.
Demokrasi En Büyük Güvencedir: Vizyoner bir yatırımcıyı ve huzuru ülkemize bağlayacak olan asıl teminat füze kalkanları değil; Cumhuriyetimizin sarsılmaz demokrasi kültürüdür. Demokrasinin ve hukukun olduğu bir ülke, dışarıdan dikte edilen senaryolara karşı en dirençli ülkedir.
Sonuç olarak
Gelecek, saltanatını korumak için halkını ve kaynaklarını satanların değil; kendi öz gücüne, kendi insanına ve kendi hürriyetine sahip çıkanların olacaktır. Dünyanın bu "tek noktadan hata" veren düzeni elbet kırılacaktır. Bizim görevimiz, o gün geldiğinde hem ekonomik hem de demokratik olarak sapasağlam bir Türkiye inşa etmiş olmaktır.
Gelecek, adaleti ve insanı yaşatanların olacaktır.
Sonraki yazımda buluşmak üzere hoşça kalın…





Yorumlar