top of page

Arama Sonuçları

Search this site

Boş arama ile 171 sonuç bulundu

  • MÜLKÜN SAHİBİ: MÜLKÜN SAHİBİ ALLAH MI???

    Ayhan Kızıltan, ben@ayhankiziltan.com, Mersin 17 Mart 2024 Uğurola Mersin, uğurola Türkiye… Siyasetçilerin sözleri, konuşmaları yazarlara, çizerlere ve komedi sanatçılarına malzeme olur, ilham verir. Siyasetçiler sıkıştıklarında ya da gariban halkı dindar olduklarına inandırmak için kullandıkları dindarlık dilinin en önemli tümcelerinden biridir MÜLKÜN SAHİBİ ALLAH’TIR. İnsanlar inanıyor mu bu sözlere? Saf dindar insanlar inanıyor, inanmak zorundalar, çünkü sözlerde ALLAH’ın adı geçiyor. Her Allah kelimesini kullananı kendileri gibi sanıyorlar. Dinciler de inanmış gibi yapıyor, çünkü onlar da aynı sorularla karşılaştığında aynı sözleri kullanıyorlar. Bu sözlere inanmayan gerçekçi insanlar da hayli çok; ve nereden buldun bu malları diye sorduklarında aldıkları yanıtın içinde yine ALLAH var. BEN YALNIZ ALLAH’A HESAP VERİRİM! Ben de diyorum ki; MADEM BU MÜLKLERİN SAHİBİ ALLAH’TIR, ALLAH’IN MÜLKLERİNDEN BİRAZ DA ALLAH’IN MÜLK EMANET ETMEDİKLERİNE VERİN. BİRAZ DA MÜLKSÜZLER MÜLK EDİNSİN, NE DE OLSA SONUNDA ALLAH’A EMANET EDECEKLER! HESABINI DA ALLAH’A VERSİNLER… Siz de hesabınızı bu dünyada verin, olur mu? SOSYAL BELEDİYECİLİK… 31 Mart Yerel Seçimleri yaklaştı; şunun şurasında kaç gün kaldı? Büyükşehir Başkan Adaylarının önünde gidilecek ne kadar çok geniş bir alan varsa, o kadar da az bir süre var. Tabii seçim propagandaları eskisi gibi taban eskitilerek yapılmıyor. İnternet teknolojileri gelişince dolayısıyla sosyal medya da hayli gelişti ve çok geniş alanlardaki kitlelere kendini ve yapacaklarını anlatma anlamında o kadar kolaylaştı propaganda yapmak. Ama yine de insanların adayları görüp, ellerine dokunup, seslerini duyup, samimiyetlerini görerek değerlendirmek istiyor. Kenti ve bölgelerini ne kadar iyi etüt etmiş ne kadar iyi tanıyor, bu göreve hazır mı bilmek istiyor. Tabii Başkan Adaylarının Mersin için gerçekçi, ayağı yere sağlam basan, kentin ve halkın ihtiyacı olan, kentte yaşamı kolaylaştıran, ekonomiyi tüm sektörleri ile dikkate alan, uzak görüşlü, kapsayıcı projeler üretmesi, sunması ve seçilirse de uygulaması gerekiyor… Görünen o ki; AK Partinin siyasetin ana unsuru haline getirdiği SOSYAL BELEDİYECİLİK bütün partiler tarafından şiddetle kullanılan bir propaganda aracı olarak hızla yayılmayı sürdürüyor. Sosyal Belediyecilik önceleri yiyecek, erzak, yaşlı ve engelli bakım parası adı altında nakdi ve ayni yardımlardı. CHP’li Belediyeler devreye girince sosyal belediyecilik anlamında daha çok sosyal, kültürel ve eğitim amaçlı uygulamalar ve tesisler de yapmaya yöneldi belediyeler. Sistem bütün partileri ve siyasetçileri Sosyal Belediyecilik yapmaya itiyor. Bir de fazla kafa yormayan, mühendislik, ekonomistlik, uzmanlık gerektirmeyen kolay bir yol bu sosyal işler. Yaşlılara bunları, gençlere şunları, kadınlara birçok imkan, yoksullara da her şeyi vereceğim demek en kolayı. Oy getirisinin de hayli yüksek, kim daha fazla neler veriyorsa insanların da o derece çok oy verdiklerini düşünüyorlar… İşin aslı şu; siyasetçi yoksullaştırdığı ve geçim sıkıntısına soktuğu halkın ağzına tuttuğu bal teknesinden bir parmak bal çalarak halkın aklının durmasını sağlıyorlar. Siyasetçiler nasıl yoksulluğa itiyor halkı? Yandaşlarına yönettikleri kurumun imkanlarını aktararak. Belediye başkanları kurumlarındaki önemli noktalarda olanları da iyi izlemeli; onlarda da Allah’a ait mülkler hayli çoğalıyor. Şimdi görüyorum ellerini ovuşturanları; bizim adamımız seçilsin diye imkanlarını seferber edenleri, çoğu da tanıdık bildik insanlar… Bunlar her devrin insanları, devlet işlerinde iktidar partisinin yanındalar, belediye işlerinde ise belediyede hangi partili başkan varsa onun yanındalar. Yandaşlar hep AK Partiye yakıştırılıyor ama her partinin yandaşları var, sosyal yardımlara muhtaç olmamız inanın bu yandaşlara, her devrin adamlarına tanınan iltimaslardan kaynaklanıyor. Bizim yandaşlar iyi onların yandaşları kötü zihniyetini değiştirmezsek bu sosyal yardımlara daha çok gereksinim duyacağız. YANDAŞIN BİZDENİ, ONLARDANI olmaz; onlar BUGÜN BİZDEN, YARIN ONLARDAN olur. EN ÖNEMLİ SORUN DA BUDUR… Siyasetin, siyasetçinin esiri olmayın. Hassas değerlerinizi kullanmayın, kullandırmayın. Siyasetçi bu değerlerimizi bizi yoksullaştırmak için çok kolay kullanır. GENÇLERE… Mustafa Kemal Atatürk – 1927 : Milli siyaset dediğim zaman kastettiğim mana ve öz şudur: Milli sınırımız dahilinde, her şeyden evvel kendi kuvvetimize dayanarak mevcudiyetimizi muhafaza ederek millet ve memleketin hakiki saadet ve bayındırlığına çalışmak. Rastgele sonu gelmez emeller peşinde milleti meşgul etmemek ve zarara uğratmamak. Medeni cihandan, medeni ve insani muamele ve karşılıklı dostluk beklemektir. Mustafa Kemal Atatürk - 27 Ocak 1931 : Arkadaşlar, hepinizce malumdur ki, Cumhuriyet Halk Partisi ve ona mensup arkadaşların tamamı hiçbir zaman yapmadıkları ve yapamayacakları şeyler hakkında kamuoyunu aldatıcı bir vaatte bulunmamayı bir prensip olarak kabul etmişlerdir. Bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da böyle aldatıcı bir siyaset takip edebileceğimizi kimse zannetmesin. Onun için, memleketi imar edeceğiz dediğimiz zaman yalnız yapabileceğimiz şeyleri yapacağız. Yoksa bütün asırların ihmal ettiği memleketi birkaç senede cennete çevirmek hayalini takip etmeyiz. Hoşça kalın, haftaya yine buradayız…

  • ORTA DOĞU ÜLKELERİNİN TEK ADAMLARI HALKLARINA İHANET EDİYOR…

    TRT’nin haberine göre Arap Ülkelerinden Ürdün, Mısır ve İran saldırıyı kınamış mış. Orta Doğu’da petrol yataklarının üzerine oturmuş ve buradan gelen zenginliği yiyip sefa sürüyorlar TEK ADAMLAR ve aileleri. Kendilerinin ve ailelerinin İKBALİ ve REFAHI’nın sürmesi için ne REFAH saldırısına ne de KATLİAMA karşı gelemiyorlar ve İsrail’e bulaşamıyorlar. SİZİN REFAHINIZ ARTARAK SÜRSÜN! FİLİSTİN HALKININ REFAHI BOMBALANSIN! Tehdit açık: İsrail diyor ki; “AKILLI OLUN, FİLİSTİN’İN BAŞINA GELEN SİZİN DE BAŞINIZA GELİR, ARKAM KUVVETLİ BENİM KİMSE KARIŞAMAZ BANA, SALTANATLARINIZI YOK EDİVERİRİM HEPİNİZİN.” Gösterişli saraylarından, lokması bol sofralarından, alemli gecelerinden, lüksten, şatafattan yoksun kalmak isterler mi? Halklarına ihanet ediyorlar evet, ihanete alışkın bunlar. Güçlü kimse onun tarafına geçip yanında olan güçsüz gördüklerine ihanet ederler… Osmanlı Devletine de İngilizlerle birlik olup ihanet etmediler mi? Çöllerde aç, susuz, hasta ve yaralı Türk Askerlerini katledip şehitlerimizin kafalarını İngilizlere teslim etmediler mi? Osmanlı Devletini arkadan vurup karşılığında krallıklar alıp petrol zenginliğinin üzerine oturmadılar mı? Onun için iflah olmaz ve uslanmaz bunlar. Şimdi seslerini çıkaramıyorlar çıkarırlarsa tepelerine vurup saltanatlarını yok ederler… ORTA DOĞU’YA DEMOKRASİ GELMEZSE BU KURGU DEVLETLERİN HEPSİ YOK OLACAK!

  • MİLLİ EĞİTİM Mİ? FANTEZİ EĞİTİM Mİ?

    Ayhan Kızıltan, ben@ayhankiziltan.com, İMECE Gazetesi, Mersin 13 Mart 2024 Uğrola Mersin, uğrola Türkiye… Eğitim benim Kırmızı Çizgilerimdendir. Çok şanslıyım, çünkü çağdaş ve iyi bir eğitim aldım. Aldığım eğitim ahlaki ve milli değerler, evrensel değerler, bilim, ilim, sorgulama, muhakeme etme ve çözümleme temelli bir eğitim sisteminde yoğruldum. Öğretilmedim, belletilmedim; eğitildim. Sorgulayarak, inceleyerek, muhakeme ederek çözüm sağlamak için eğitildim. Neden şanslıyım? Çünkü annem ve babam da bu eğitim sistemi ile yetişmiş insanlardır. Ahlaki, dini ve milli değerler anlayışımda her ikisinin de çok büyük etkisi oldu. Yaşantımı da bu doğrultuda sorumluluk sahibi olarak sürdürmek için eğitildim. Toplumda bu değerlerimin şekillendirdiği karakterimle iyi bir yer edindiğime inanıyorum. Yani; fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür bir kişiliğim. 5 Yıl süre ile Mersin Ticaret ve Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkanlığını yaptım. Çok etkinliklere, görüşmelere katıldım, konuşmalar yaptım ve dinledim. Eğitimle ilgili konuşmaktan hiçbir ortamda çekinmedim. Ara ara görev sürecimde anımsadığım ve belleğimde iz bırakan bazı konuları aktaracağım diye yazmıştım makale yazarlığına başladığımda. TOBB Konferans Salonunda TOBB ile Milli Eğitim Bakanlığı arasında 150 Mesleki Teknik Okul Yapımı Protokolünün imza töreninde söz alıp dönemin Milli Eğitim Bakanına eğitim ile ilgili şunları aktarmıştım: Sayın Bakan, TOBB 150, 250, 550 ya da daha çok okul yaptırsın. Ben size daha ekonomik ve hızlı bir şekilde daha çok sayıda Mesleki Teknik Okul kazandıracak bir yol önereceğim. Düşük kapasite ile çalışan, öğrencilerin gitmek istemediği, velilerin birçoğunun çocuklarını göndermek istemediği bazı okullar var. Polemik olmasın diye okulların ismini vermiyorum. Söz almadan önce Mersin'i aradım, bu okullardan Mersin'de kaç tane var diye sorup öğrendim. Tam 51 (sayıyı yanlış anımsıyor olabilirim) tane bu okullardan var Mersin'de. Çok düşük kapasitelerle çalışıyor bu okullar. Milli Eğitim Kayıt Sistemi zoruyla öğrenciler bu okullara kayıt yaptırmaları için yönlendiriliyor. Bu okullardan Mersin'in ihtiyacı için 10 tanesini bırakın, diğer 41 tanesini çok az maliyetlerle tadil ederek Mesleki Teknik Okula dönüştürebilirsiniz. Yeni inşaatlara harcanacak parayla da okullarda ihtiyaç duyulacak laboratuvarları ve ekipmanı yaptırabilirsiniz. Yapım süresi de kısa olacağı için yeni döneme yalnızca Mersin'de 41 adet Mesleki Teknik Okul kazandırabilirsiniz. Ayrıca gerçekçi ve dünya için insan yetiştirecek bir Milli Eğitim Sistemi planlayıp uygulayalım. Fantezilere dayalı Eğitim Sisteminden vazgeçilmeli. Yalnızca okul sayısını arttırmak da yetmez; bu okullarda eğitim verecek öğretmenleri de sürekli eğitmelisiniz, bilgilerini güncellemelisiniz. Öğretmen okullarını da geliştirmelisiniz" Bakan not aldı; ama ne düşündü, ne yaptı bilemiyorum. EĞİTİM… Milli Eğitim fantezilerle kurgulanmaması gereken bir iştir. Gerçeklere göre kurgulanmalıdır Milli Eğitim. Dindar Müslüman olarak yetiştirilmiş toplumlardan da bilim ve ilim insanları yetişeceğini, teknolojide yeni buluşlar ortaya çıkacağını kanıtlama tutkusundan vaz geçilmeli… Türkiye Cumhuriyeti zaten kanıtlamış bunları; Nobel Ödülü almış bilim insanlarımız var, Dünyanın dört bir yanında Dünyanın en iyi üniversitelerinde çalışan bilim insanlarımız ve akademisyenlerimiz var, sanatçılarımız var… Tüm dünyanın saygı duyduğu ve gıpta ettiği bir kuruluş hikayesi var, kuruluş ilkeleri var, felsefesi var. 100 Yıl, 200 yıl gerilere gitmeye gerek yok. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda oluşturulan ve uzun süre sürdürülen eğitim sistemi ile bunu zaten kanıtlamış Türkiye Cumhuriyeti. Sonraki yıllarda Türkiye’yi yöneten siyasetçiler kontrol edebilecekleri toplum yetiştirme tutkusuyla Milli Eğitim Sistemimizi, eğitim felsefemizi bozmasalardı bugün farklı bir Türkiye olacaktı. Türkiye Yüzyılı Maarif Modelinin hazırlanmasında tarikat ve cemaatlerin katkısı nedir? Millî Eğitim Bakanlığı'nın Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı ile imzaladığı ÇEDES-Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum projesi kapsamında manevi danışman olarak görevlendirilen imam, vaiz, din hizmetleri uzmanı ve Kur'an kursu hocaları, okullarda öğrencilere değerler eğitimi veriyor, seminerler gerçekleştiriyor. Tarikat ve cemaatlerin ısrarlarıyla oluşturulduğu dillendirilen ÇEDES projesiyle tamamen dini değerlere dayalı değerler eğitimi uygulamasının, eğitimin tüm kademelerinde hayata geçirilmesi hedeflendiği de konuşuluyor. Şimdi soruyorum? Tarikat ve cemaat öğretileri ve disiplini ile yetişmiş bir kamu yetkilisi, bir hakim, bir savcı, bir öğretmen özgür iradesi ile karar verip görev yapabilir mi? Bu öğretilerle yetiştirilmiş insanlar Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Öğretim Programları Ortak Metninin EK-1, Erdem-Değer-Eylem Tablolarının 82. sayfasında belirtilen D11Özgürlük Değeri bölümün Eylem kısmındaki aşağıda belirttiğim bazı maddeleri yerine getirebilirler mi? D11.1.1. Kişinin bağımsız olabilmesinin kendine yetebilmesi ile mümkün olduğunu fark eder. D11.1.6. Gerçek cesaretin akıl ve irade birleşiminin bir sonucu olduğunu bilir. D11.2.1. Kendi kararlarını alma yeteneği gösterir. D11.2.3. Bir gruba ait olmak için kendisi olmaktan ödün vermez. Kolay kontrol edilecek insanlar yetiştirme çabasından vazgeçilmeli… Böyle bir toplum oluşturmak ülkemizin yararına olmaz! Türkiye Cumhuriyet’ini sömürüp zayıflatmak ve dışarıdan kontrol etmek isteyen ülkelerin işine gelir. Sorgulayan, özgür düşünen, eleştiren, aklıyla muhakeme eden, aklıyla karar veren, çağdaş insanlardan neden çekiniyorsunuz? GENÇLERE VE EĞİTİMCİLERE… Dünyadan bazı önemli insanların ve tabii ki Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Eğitim üzerine sözlerini anımsatacağım… Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk: Geleceğin güvencesi sağlam temellere dayalı bir eğitime, eğitim ise öğretmene dayalıdır. Milletimizin siyasî, toplumsal hayatında, milletimizin fikrî terbiyesinde rehberimiz ilim ve teknik olacaktır. Mektep sayesinde, mektebin vereceği ilim ve teknik sayesindedir ki Türk Milleti, Türk sanatı, ekonomisi, Türk şiir ve edebiyatı, bütün güzelliğiyle gelişir. Geleceğin güvencesi sağlam temellere dayalı bir eğitime, eğitim ise öğretmene dayalıdır. Büyük davamız, en medeni ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir. Bu, yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde de temelli bir inkılap yapmış olan büyük Türk milletinin dinamik idealidir. Bu ideali en kısa bir zamanda başarmak bir fikir ve hareketi beraber yürütmek mecburiyetindeyiz. Bu teşebbüste başarı, ancak adaletli bir planla ve en rasyonel tarzda çalışmakla mümkün olabilir. Bu sebeple, okuyup yazma bilmeyen tek vatandaş bırakmamak, memleketin büyük kalkınma savaşının ve yeni çatısının istediği teknik elemanları yetiştirmek, memleket davalarının ideolojisini anlayacak, anlatacak, nesilden nesle yaşatacak, fert ve kurumları yaratmak ve buna yönelik ilkeleri en kısa zamanda temin etmek, Kültür Vekâletinin üzerine aldığı büyük ve ağır mecburiyetlerdir. İşaret ettiğim ilkeleri Türk gençliğinin dimağında ve Türk milletinin şuurunda daima canlı bir halde tutmak, üniversitelerimize ve yüksek okullarımıza düşen başlıca vazifedir. Eğitimdir ki, bir milleti hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir toplum halinde yaşatır veya bir milleti esaret ve sefalete terk eder. İşe köyden ve mahalleden ve mahalle halkından yani kişiden başlıyoruz. Kişiler düşünür olmadıkça, hangi haklara sahip olduğunu anlamadıkça, kitleler istenilen yöne, herkes tarafından iyi veya kötü yönlere yöneltilebilirler. Kendini kurtarabilmek için her kişinin geleceği ile bizzat ilgilenmesi lazımdır. Aşağıdan yukarıya, temelden çatıya doğru yükselen böyle bir müessese elbette sağlam olur. Martin Luther King Jr.: Akıl artı karakter; gerçek eğitimin amacı budur. Malcolm X: Eğitim geleceğe pasaporttur, çünkü yarın, ona bugünden hazırlananlarındır. Nelson Mandela: Eğitim dünyayı değiştirmek için kullanabileceğiniz en güçlü silahtır. Hoşça kalın, haftaya yine buradayız…

  • TEVEKKÜL ET, ÖTEKİ DÜNYADA CENNETE GİT…

    Ayhan Kızıltan, ben@ayhankiziltan.com, İMECE Gazetesi, Mersin 28/04/2024 Uğurola Mersin, uğurola Türkiye… Cemaatler, tarikatlar yine gündemde! Adeta şov yapıyorlar… Bu yazımı insanları düşünmeye yönlendirmek için yazdım. Hain FETÖ darbe girişiminden 12-13 gün sonraydı yanlış anımsamıyorsam. Kentimizin önemli insanlarının katıldığı önemli bir kuruluşumuzun idare toplantısında o dönemin üst düzey yetkililerinden bir dostumuz 15 Temmuz Gecesi olanlar konusunda bilgi veriyordu idare heyetine. Konuşmasını şu cümlelerle bitirdi: “ALLAH YARDIM ETTİ, TÜRKİYE BİR MÜSİBETTEN KURTULDU!” Ben hemen söz istedim ve şu soruyu sordum: “BİR MÜSİBETTEN KURTULDUK TAMAM EFENDİM, AMA DİĞER MÜSİBETLER NE OLACAK?” Herkes sustu, heyetteki tüm gözler bana çevrilip hayret içinde bakakaldı. Bu Ayhan Kızıltan böyle bir soruyu nasıl sordu diye bakıyorlardı adeta… Yaklaşık bir dakikalık bir suskunluk oldu. Ardından “NE YAPALIM AYHAN BEY, BU MEMLEKETİN GERÇEĞİ BUNLAR” yanıtı geldi. Evet gerçek bu! Bugün geldiğimiz nokta ortada… Bu da gerçek… FETÖ’ye göz yumuldu, devlet içinde yapılandılar ve paralel devlet oluşturmaya çabaladılar. Az kalsın devleti ele geçireceklerdi. Artıkları halen her yerdeler; başarılı iş insanları olarak lanse edilenler, kamuda önemli pozisyonlarda görevli olarak, üst düzey devlet görevlerinde kendilerine yer bularak halen dayanışma ve işbirliği içinde varlıklarını sürdürdükleri söyleniyor, yazılıyor… Devlet yine gözünü yumuyor bu cemaat ve tarikatlara. Farklı cemaatlere, farklı tarikatlara mensup kişilerin devlet içindeki kadrolara yerleştirildiği haberleri ortada… Başımıza iş açılmaz yine inşallah! BU CİHAN, ÖTEKİ CİHAN… Kimilerine dua, kimilerine para. Kimin duası nerede kabul edilir? İki Dünya var, yani İki Cihan. Biri bu Dünya, diğeri öteki Dünya. Hani nikah törenlerinde kendisini çok dindar göstermek isteyen siyasetçiler nikahları kıyılan çifte İKİ CİHAN’da da mutluluklar dilerler ya… Birçok temiz kalpli insan “VAY BE!” “Ne dindar adam, öteki Dünya’yı unutmadı”… Der. Tabii ki unutmayalım ve inanalım, ama gerçekten inanalım. İnanalım ama uyanık olalım, düşünelim, sorgulayalım, mantık yürütelim. Bize sürekli dinle ilgili söylemlerde bulunup bizi çıkarları doğrultusunda yanına mı çekmeye çalışıyor? Yoksa hiçbir çıkar beklentisi olmadan saf ve temiz inancıyla mı konuşuyor? Allah’ın bize verdiği aklı kullanalım. DİYORLAR Kİ! Bu dünyada çektiğin, çekeceğin sıkıntılara ve acılara karşı sabırlı olup itiraz ve isyan etmeyip tevekkül edersen öteki dünyada CENNET’e gideceksin, orada rahat edersin. Sus, otur, razı ol, dua et, sabret, TEVEKKÜL ET… Sen tevekkül et, sefayı ve lüks yaşamı onlar sürsün… İnsanlar inandırılmış… Onların Allah için, İslam için para kazandıklarına inanıyorlar… Para biriktirip İslam’ı yücelteceklermiş… İSLAM ZATEN YÜCEDİR, senin servet sahibi olman ile mi yücelecek İslam? Hadi oradan, tövbe tövbe! Biz onlara ayak bağı olmayalım, dediklerini yaparsak ÖTEKİ DÜNYA’daki CENNET’te rahat edeceğiz diye inandırılmış insanlar. Cemaatler, tarikatlar, pansiyonlar, kuran kursları adı altında beyin yıkama seansları, takkeliler, cüppeliler sakallarını sıvazlayıp tespihlerini sallayarak “zinhar karşı gelmeyin, susun, dua edin, sabredin, tevekkül edin diye diye beyinleri yıkıyorlar”. NE KADAR ÇOK İNSANI DENETİM ALTINDA TUTARLARSA O KADAR ÇOK SERVET EDİNİRLER. Sürekli kul hakkından falan söz ederler… İŞİN ASLI ŞU: Bu insanlar KENDİLERİNE BU DÜNYA’DA CENNETİ YARATIYORLAR. Yoksulluğa mahkum ettiklerine de ÖTEKİ DÜNYA’DAKİ CENNETİ VAAT EDİYORLAR. Saf ve temiz duygular içinde olan yoksul garibanlar da dua edip öteki Dünya’daki cennetin hayalini kurarak direniyor bu acılara, zorluklara. 10.000 TL ile geçinmek zorunda kalan emeklinin… 17.000 TL ile çoluğunu çocuğunu yetiştirmek, ev kirası ödemek ve ailesinin karnını doyurmaya çalışmak zorunda kalıp yaşamını sürdürmeye çalışan asgari ücretlinin, işsizin… Duaları, içten ibadetleri, oruçları mutlaka kabul edilir Allah katında ama bu dünyada göremezler bu dualarının mükafatını… Onlar öteki dünyada dualarının kabul olacağını ve mükafatlarını öteki dünyada alacakları konusunda inandırılmışlar. Her nedense onları bu duruma düşürenlerin, kul hakkıyla servetler kazananların, kul hakkıyla bolluk ve lüks içinde yaşayanların DUALARI, İBADETLERİ, ORUÇLARI ise BU DÜNYA’DA KABUL EDİLİR ve MÜKAFATLARINI yine BU DÜNYA’DA ALIRLAR. Onlar kendilerine cenneti bu dünyada yaratırlar ve haklarını yiyerek servet sahibi oldukları kullara ise bu dünyada cehennemi yaşatarak öteki dünyadaki cenneti vaat ederler. AİT OLDUĞUN YERDE DUR YA DA AİT OLDUĞUN YERE DÖN! TÜRKİYE GİTTİKÇE TARİKAT VE CEMAAT BATAĞINA SAPLANIYOR… CAHİLİYE DEVRİNE GERİ DÖNÜYORUZ… TÜRKİYE HIZLA AYDINLIKTAN KARANLIĞA DOĞRU GİDİYOR… AYIK ARTIK TÜRKİYE! HERKES AİT OLDUĞU YERDE OLMALI! HERKES AİT OLDUĞU YERE DÖNMELİ! KENDİ KİŞİSEL ÇIKARIN İÇİN AİT OLDUĞUN YERİ TERKEDERSEN BU ÜLKE DÜZELMEZ! ÇIKARIN PARA OLABİLİR, MAKAM OLABİLİR, AYRICALIKLI YAŞAM OLABİLİR… AMA SEN BU ÇIKARLAR İÇİN HER ŞEYE GÖZ YUMUP ÜLKENİ CAHİLİYE DÖNEMİNE İTİYORSUN. CEHALET BU ÜLKEYE HAKİM OLUP HÜKMEDERSE ELDE ETTİĞİN ÇIKARLAR HİÇ BİR ŞEYE YARAMAZ! YÜCE ALLAH’IN ADINI KULLANIP İNSANLARI SÖMÜRENLERE MEYDAN VERİYORSUN. ÇOCUKLARINI YURT DIŞINDA OKUTABİLİRSİN. ÇOCUKLARINI YURTDIŞINA GÖNDEREBİLİRSİN RAHAT YAŞASINLAR DİYE! PEKİ YA DİĞER ÇOCUKLAR? ÖTEKİ DÜNYADAKİ CENNETE GİDENE KADAR TEVEKKÜL MÜ ETSİNLER? YARGI MENSUPLARI, GÜVENLİK GÜÇLERİ MENSUPLARI, KAMU ÜST DÜZEY GÖREVLİLERİ TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN YÜKSEK İDEALLERİNE HİZMET ETMEK İÇİN BU MAKAMLARDA OLDUĞUNUZU UNUTMAYINIZ! İSMİNİN BAŞINDA T.C. İBARESİ OLAN HER KURUMUN MENSUPLARI, YALNIZCA TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN YÜKSEK İDEALLERİNE HİZMET ETMELİSİNİZ! Hoşça kalın, haftaya yine buradayız…

  • OVP’DEN UVP’YE: PLANLAMA DEVLETİ OLMAK

    Ayhan Kızıltan, ben@ayhankiziltan.com, Mersin, 14/10/2025 PLANSIZ KALKINMA OLMAZ Bu yazım “NEDEN DÜŞMÜYOR? TÜRKİYE’DE ENFLASYONUN GERÇEK YÜZÜ” başlıklı bir önceki yazımın devamıdır. O yazıda, “Enflasyonla mücadele, yalnızca faiz ve ücret ekseninde yürütüldüğünde, yoksullaştıran istikrar üretir. Gerçek çözüm dengeyi kurmakla mümkündür” diyerek çözümün çok boyutlu olması gerektiğini vurgulamıştım. Bu yazıda ise, “Türkiye’nin uzun yıllardır uyguladığı Orta Vadeli Program (OVP) yaklaşımının sınırlarını ele alıyor ve sürdürülebilir kalkınma için Uzun Vadeli Program (UVP) Planlamanın gerekliliğini tartışıyorum.” Türkiye’nin bugüne kadar uygulamakta olduğu Orta Vadeli Plan (OVP) yalnızca enflasyonu düşürme üzerine odaklanmış sıkı para politikasından ibarettir. Türkiye’yi idare etmiş olan Hükümetlerin çoğu sıkı para politikasına odaklanmış kısa ve orta vadeli planlarla enflasyonu düşürmeye çalışmıştır hep. Bu konuya bir başka yazımda da değinmiştim: “ENFLASYON: SIKI PARA POLİTİKASI VE SONRASI??? “ OVP’NİN SINIRLI ÇERÇEVESİ Türkiye’de uygulanan OVP’ler genellikle sıkı para politikası ekseninde şekillenmiştir. Geleneksel çözüm reçeteleri şunlardır: Faizleri yükselt, Vergileri arttır, Halkın kemerlerini sıktır, Devletin harcamalarını denetle ve kıs (bütçe açığını bitirir), Belediyelerin harcamalarını denetle ve kıs (bütçe açığını bitirir), Yolsuzluğu önle (bütçe açığını bitirir), Sıcak para temini (verimli kullanılmazsa çok tehlikeli), Kamu kurumlarından siyasetçilerin elini çek (bütçe açığını bitirir, devlet kurumlarının verimli çalışmasını sağlar). Ancak uygulamada en çok tercih edilenler şunlardır: Faiz artırımı, vergi yükünün arttırılması, halkın kemer sıkması ve sıcak para arayışı. Bu yaklaşım, yükü büyük ölçüde ücretli kesime ve emeklilere bindirmekte; enflasyonun kalıcı olarak kontrol altına alınmasını zorlaştırmaktadır. KEMER SIKMA SONRASI BELİRSİZLİK VE GÜVEN SORUNU Kısa vadeli istikrar politikalarının ardından bir Uzun Vadeli Planın (UVP) olmaması, toplumda ciddi bir güven eksikliği yaratmaktadır. Şu sorular cevapsız kalmaktadır: Ücretler enflasyon karşısında korunacak mı? Refah artışı sağlanacak mı? Üretim nasıl artırılacak? İşsizlik nasıl önlenecek? Döviz kuru istikrarı sağlanacak mı? Vergi adaleti tesis edilecek mi? Alım gücü yükselecek mi? Bu belirsizlikler, ekonomik karar alma süreçlerinde öngörülebilirliği azaltmakta ve toplumsal uzlaşıyı zayıflatmaktadır. UVP olmadan uygulanan kısa ve orta vadeli planlar hedefleri tuttursa da kısa bir süre sonra başa dönüyoruz. Yani, kısır bir döngüye giriyoruz; enflasyon yeniden canlanıyor. Sonra yine para politikaları devreye giriyor; bu durum böyle bir döngü halinde sürüp gidiyor. FİYAT İSTİKRARININ GERÇEK ANLAMI Fiyat istikrarı, fiyatların düşmesi değil; kararlı ve öngörülebilir bir artış temposu anlamına gelir. Ekonomik aktörlerin yarın ne olacağını bilmesi, ekonominin nefes almasını sağlar. Kalıcı Fiyat İstikrarı İçin Temel Şartlar: Üretim kapasitesinin artırılması Kur istikrarı ve döviz güveni Mali disiplin ve adaletli vergi politikası Ücret politikasında öngörülebilirlik Bağımsız kurumlar ve güven ortamı Türkiye İçin Altı Yapısal Dönüşüm Alanı Tarım: Gıda güvenliği ve kırsal kalkınma Enerji: Yerli ve yenilenebilir kaynaklara geçiş Sanayi: İthal girdiyi azaltan üretim modeli Lojistik: Mersin gibi stratejik bölgelerin merkez rolü Turizm: Katma değeri yüksek hizmet ihracatı Finans: Sermaye birikimini üretime yönlendiren mekanizmalar Eğitim: Düşünen, sorgulayan, araştıran, yeni fikirler ve çözüm üreten bilinçli toplum Teknoloji: Katma değerli üretim ve rekabet üstünlüğü Faiz değil, üretim ve güven kalıcı çözümün anahtarıdır. İstikrar rakamla değil, rahatlayan yaşamla ölçülür. Gerçek istikrar, yine sizin sözünüzle: Halkın mutfağında başlar. KRİZ EKONOMİSİNDEN PLANLI EKONOMİYE GEÇİŞ Kısa vadeli kriz yönetimi yerine, uzun vadeli planlama esas alınmalıdır. Bu geçiş üç aşamada mümkündür: Kısa vadede: Güven ve iletişim politikalarıyla beklentileri yönetmek Orta vadede: Üretimi destekleyen sanayi politikaları Uzun vadede: Kurumsal bağımsızlık, eğitim reformu, verimlilik ve teknoloji yatırımları UVP: KISIR DÖNGÜYÜ KIRACAK KURUMSAL ÇERÇEVE OVP, doğası gereği 3 yıllık bir uyum programıdır. Ancak hedefler tutsa bile, ülkeyi nereye götüreceğini belirleyen 10–15 yıllık bir Uzun Vadeli Program (UVP) olmadan kalıcı dönüşüm sağlanamaz. Uzun Vadeli Program (UVP); kurallar ve güven üzerine oturan, maliyeti düşüren yatırımları önceleyen, vergi–harcama–enerji–lojistik–insan sermayesi ekseninde üretkenliği artıran bir ana plan olmalıdır. Bu plan, Türkiye’nin her 2–3 yılda bir aynı döngüye dönmesini engelleyecek kurumsal çıpa işlevi görür. OVP, adı gereği 3 yıllık bir istikrar/uyum programıdır; hedef tutsa bile ülkeyi nereye götüreceğini söyleyen 10–15 yıllık bir Uzun Vadeli Program (UVP) olmadan kalıcı dönüşüm üretmez. PLANLAMA: İSRAFIN PANZEHİRİDİR Türkiye’nin en stratejik kurumlarından biri olan Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) yıllar önce kapatıldı. Bugün yatırımlar, yatırımcıların keyfi taleplerine göre şekilleniyor. Oysa: Yatırımın ihtiyaçla örtüşüp örtüşmediği Bölgenin yatırım için uygunluğu Kaynakların etkin kullanımı gibi kriterler olmadan yapılan yatırımlar, kaynak israfına ve enflasyon–cari açık–işsizlik döngüsüne neden olur. Planlama siyasetin alternatifi değil; kamusal aklın ve verimliliğin teminatıdır. Kurallı ve şeffaf bir planlama mimarisi: Yatırımcının ufkunu açar Kamunun elini güçlendirir Vatandaşın cebini korur DPT’nin yerine çağdaş, bağımsız ve veri-temelli bir kurum inşa edilmeden; Türkiye aynı hataları tekrarlar: kaynağı dağıtır, değeri kaçırır. Çıkış yolu, yatırım kararını kişisel talep ve lobi gücünden çıkarıp kurallı, şeffaf, ölçülebilir ve planlı bir çerçeveye bağlamaktır. SONUÇ: HALKIN GÜVENİ OLMADAN EKONOMİ DENGELENEMEZ Ekonomik istikrar rakamlarla değil, rahatlayan yaşamla ölçülür. Gerçek istikrar, halkın mutfağında başlar. UVP, bu istikrarın temel taşıdır. Bir sonraki yazımda buluşmak üzere:“FINANSAL BİRİKİMİ ÜRETİME ÇEVİRME PAKETİ:ÇOKLU ORTAKLIKLA TEKNOLOJİ YERLİLEŞTİRME” Hoşça kalın.

  • DOĞU’DAN BATI’YA, KUZEY’DEN GÜNEYE MERSİN: BÖLGESEL KALKINMA DİNAMİKLERİ

    Ayhan Kızıltan, ben@ayhankiziltan.com, Mersin, 12/10/2025 UĞUROLA MERSİN, UĞUROLA TÜRKİYE! Mersin, tek bir kimliğe sığmayacak kadar zengin bir coğrafya ve üretim ekosistemi sunuyor. Doğuda sanayi ve lojistik damarları işlerken, batıda tarımın bereketi ve turizmin cazibesi öne çıkıyor. Kuzeye doğru Toroslar’ın yaylaları hayvancılık, enerji ve ekoturizm için doğal bir laboratuvar; maden cevherlerindeki çeşitlilik ise yerinde işleme ve katma değer potansiyelini işaret ediyor. Güneyde Akdeniz kıyısında serbest bölgeler, fabrikalar, liman ve uluslararası ticaret ağları uzanıyor. Bu çeşitlilik Mersin’i yalnızca bir kent değil, doğudan batıya, kuzeyden güneye uzanan bütünleşik bir kalkınma hattı haline getiriyor. Bu hattın ivmesini belirleyen kritik fark şudur: Ekonominin büyümesi hacmi artırır; kalkınma ise toplumun niteliğini yükseltir. Mersin ve hinterlandında kalkınmanın omurgası, Eğitim–Kültür–Sanat–Spor eksenidir; kısaca EKS-S olarak adlandırdım. Çünkü EKS-S insan sermayesini güçlendirir (eğitim ve spor), sosyal sermayeyi yoğunlaştırır (kültür ve sanat), inovasyonu tetikler ve şehir markasını büyütür. Kısa vadeli büyüme dalgaları sönümlenir; EKS-S ise dayanıklı, adil ve sürdürülebilir refah üretir. KALKINMA NEDEN EKS-S İLE OLUR? İnsan sermayesi: Eğitim ve spor bilişsel becerileri, disiplin ve sağlığı güçlendirir; verimlilik kalıcı yükselir. Sosyal sermaye: Kültür ve sanat, güveni ve ortak dili büyütür; işlem maliyetleri düşer, krizlere dayanıklılık artar. İnovasyon: Eğitim + yaratıcı endüstriler, tasarım ve teknolojiyi ticarileştirir; ihracatta nitelik yükselir. Şehir markası: Festivaller, sanat galerileri ve spor etkinlikleri takvimi nitelikli insan ve sermayeyi çeker; turizmi dört mevsime yayar. BİR KENT YALNIZCA BİNA YAPMAKLA BÜYÜR MÜ? Betonla büyüme kalkınma değildir. Bina stoğu artınca kent büyür; ancak kalkınma sadece metrekare ve kat adediyle ölçülemez. Beton ağırlıklı büyüme kısa vadede istihdam ve yatırım görüntüsü verir; uzun vadede şu maliyetleri üretebilir: Tek-tür ekonomi riski ve döngü kırılganlığı. Altyapı baskısı: ulaşım, su, atık, enerji; yaşam kalitesinde düşüş. Konut erişilebilirliği paradoksu ve spekülasyon kaynaklı fiyat şişmesi. Kamusal alan ve kültürel mekân kaybı; sosyal sermayede zayıflama. İklim dayanıklılığı açığı: ısı adası, sel ve kuraklık risklerinde artış. Kısaca; betonla büyüme miktardır; kalkınma niteliktir. Mersin, bina stoğunu akıllı kullanırken aynı anda EKS-S, sağlık, inovasyon ve çevresel dayanıklılığı artıran kalkınarak büyüme modeline geçmelidir. KALKINARAK BÜYÜME MODELİ Mersin artık süratle gerçekçi, uygulanabilir , ölçülebilir ve sürdürülebilir bir Kalkınarak Büyüme Modeli oluşturmalıdır. Doğudan Batıya, Kuzeyden Güneye Mersin’in dinamikleri, yine Doğudan Batıya, Kuzeyden Güneye hinterlandının dinamikleri gözönüne alınarak hazırlanacak Kalkınarak Büyüme Modeli, Bölgesel Kalkınmayı da tetikleyecektir. Aşağıda sıraladığım güçlü dinamikler koordineli bir şekilde bir birine entegre edilerek oluşturulabilir bu Kalkınarak Büyüme Modeli: Sağlık Ekosistemi: Dayanıklılık ve Yüksek Katma Değer EKS-S Omurgası: Eğitim–Kültür–Sanat–Spor Kent Morfolojisi ve Kamusal Alan Kalitesi: Kıyı–merkez–yayla kamusal yaşam şeridi ve gece ekonomisi koridorları. Ekonomi: Dış ve İç Ticaret Lojistik: Kara–Deniz–Hava–Demiryolu–Bilgi Birikimi/Deneyim Tarım: Geleneksel Ürünler–Subtropik/Tropik Meyve Üretimi Turizm: Deniz–Doğa–Yayla–Ören Yerleri–Kültür–Sanat–Spor Sanayi: Tarım/Gıda Ürünleri–Metal Eşya–Elektrikli Vasıtalar–Tarım/İş Makineleri Enerji ve Maden: Elektrik Enerjisi Üretimi–Akaryakıt Depolama/Ticareti–Maden Kaynaklarının Çeşitliliği İnşaat: Dışa Açılabilecek Güçlü/Deneyimli Yapı Firmaları Hinterlandımız: Güçlü Sanayi Üreticisi–Tarım Ürünleri Üreticisi Olan Kentlerin Dinamikleri BÖLGESEL YAPI: Mersin Merkez, Hinterlant Düğümleri Mersin’i çekirdek; Adana, Hatay, Osmaniye, Karaman, Konya, Niğde, Gaziantep gibi illeri uzmanlaşmış düğümler olarak düşünelim. Akdeniz Kültür Halkası Mersin’in opera ve festival kapasitesini Tarsus–Silifke–Anamur ve komşu illerin ören yerleri, galerileri, sahneleriyle bağlar. Festival–mekanlar hattı sayesinde Mersin Uluslararası Müzik Festivali çok mekânlı, günlere yayılmış daha etkili bir bölgesel ve ulusal etkinliğe dönüşür; sanatçı konaklamaları ve sergi rotalarıyla yaratıcı ekonomi derinleşir. Kentteki tarihi opera binası ve Devlet Opera ve Balesi’nin düzenli sezonu, yalnızca estetik değil, aynı zamanda turizmi ve gece ekonomisini besleyen ekonomik kaldıraç işlevi görür. Not: “Gece Ekonomisi önemli bir konu; Mersin’i 24 saat yaşayan bir kent haline getirmeliyiz. Bu konuyu ayrıca irdeleyip bir rapor sunacağım Mersin’e.” Spor tarafında sahil-yayla iklim üstünlüğü, yıl boyu kamp ve turnuva kümeleri kurmaya elverişlidir. Üniversiteler, kulüpler ve tesis işletmecilerinin yer aldığı bir Spor Ekonomisi Konsorsiyumu; hazırlık kamplarını, gençlik liglerini ve uluslararası organizasyonları tek takvim mantığıyla yönetebilir. Böylece konaklama, yeme-içme, ulaşım ve perakende gelirleri yıl geneline yayılır; gençler için motivasyon ve fırsat pencereleri açılır. Eğitimde, üniversiteler ve meslek liseleri ile OSB’ler ve serbest bölge arasında ikili eğitim (okul + işletme) modeli standartlaştırılmalı. Liman, soğuk zincir, dış ticaret, veri analitiği, kültür ekonomisi ve spor yönetimi gibi alanlarda mikro sertifika akademileri kurulmalı. Öğrenci mobilitesini artıracak bölgesel burs programları ve liman/tarım/enerji sahalarında “yaşayan laboratuvarlar” ile bilgi üretimi sahaya taşınmalı. Enerji ve madencilikte şeffaflık, çevresel duyarlılık ve yerel istihdam esastır. Çıkarılan cevherin bölgede işlenerek yarı mamul ve mamule dönüştürülmesi; Mersin markası ile dünya pazarlarına sunulması hedeflenmelidir. Böylece hammadde bağımlılığı azalır, katma değer bölgede kalır. YÖNETİŞİM VE FİNANSMAN Başarının sırrı, dağınık çabaları “tek kapı koordinasyon” altında birleştirmektir. Mersin Büyükşehir ve ilçe belediyeleri, komşu iller, üniversiteler, kalkınma ajansı, odalar ve STK’lardan oluşan bir Bölgesel EKS-S Yürütme Kurulu; etkinlik takvimi, mekân tahsisi, hibe ve sponsorluk süreçlerini yöneten dijital bir platformla çalışmalıdır. Finansman; kalkınma ajansı ve AB/IPA fonları, belediye eş finansmanı, özel sektör sponsorluğu, sosyal etki tahvilleri ve bilet/abonelik gelirlerinden karma şekilde kurgulanabilir. SONUÇ Binalarla büyüyen kentler çoktur; fakat kalkınarak büyüyen kentler kalıcı refah ve yüksek yaşam kalitesi üretir. Mersin, metrekareyle değil hayatın niteliğiyle ölçülen bir başarıya yürümelidir. “Büyüme rakamdır, kalkınma insandır.” Mersin ve hinterlandında EKS-S ve sağlık odaklı bu eşgüdüm kurulduğunda, refah yalnızca çoğalmaz; adaletli, kalıcı ve anlamlı hale gelir. Haftaya Mersin’den Türkiye’ye Projeler Başlıklı yazı dizisinin 3. Yazısında buluşmak üzere… Hoşça kalın!

  • NEDEN DÜŞMÜYOR? TÜRKİYE’DE ENFLASYONUN GERÇEK YÜZÜ

    Ayhan Kızıltan, ben@ayhankiziltan.com, Mersin, 07 Ekim 2025 SATIN AL “Paranın değeri değil, halkın emeği eriyor.” ENFLASYON NEDİR? (Halkın Diliyle) Enflasyon, kısaca paranın alım gücünün azalmasıdır. Bugün 100 liraya aldığınız bir ürünü birkaç ay sonra 120 liraya almak zorunda kalıyorsanız, işte o fark “enflasyon” dur. Cebinizdeki para aynı kalır, ama o parayla alabileceğiniz şeyler azalır. Yani fiyatlar değil, aslında paranın değeri yükselip alçalıyor gibi görünür; gerçekte paranın değeri düşüyordur. Diyelim ki geçen yıl 1 litre süt 20 liraydı, bu yıl 35 lira. Ya da 10 yıl önce 100 lirayla haftalık mutfak alışverişi yapılabiliyordu, şimdi bir torba bile dolmuyor. Bu artış sadece bir “zam” değildir; çünkü zam, tek bir ürüne gelen artıştır. Ama enflasyon, tüm ekonomideki fiyatların genel olarak artmasıdır. Enflasyon yükseldikçe maaşlar da artsa bile halk fakirleşir; çünkü gelir, fiyatlar kadar hızlı yükselmez. Kısacası enflasyon, görünmeyen bir hırsız gibidir: Cebinizdeki parayı çalmadan, değerini çalar. PEKİ TÜRKİYE'DE ENFLASYON NEDEN DÜŞMÜYOR? Enflasyonun nedeni sadece fiyatların artması değildir. Bu artışların arkasında birbirine zincir gibi bağlı birçok etken vardır. Türkiye’de enflasyonun düşmemesinin en temel beş nedeni şunlardır: Döviz Kuru ve Dışa Bağımlılık: Döviz yükseldikçe üretim maliyetleri artar ve bu fiyatlara yansır. Üretim Maliyeti Yüksek, Verimlilik Düşük: Enerji maliyetleri yüksek, tarımda verim düşük, ithal girdi oranı fazla. Beklentiler ve Güven Sorunu: İnsanlar fiyatların yükseleceğini düşündükçe fiyatlar gerçekten yükselir. Vergiler, Akaryakıt ve Devlet Fiyatları: Devletin yaptığı vergi ve enerji ayarlamaları (zamları) doğrudan fiyatlara yansır. Ücretler, Kira ve Hizmet Fiyatları: Maaş artışları maliyetlere eklenir, bu da yeni zamları tetikler. Sonuçta enflasyon bir güven, üretim ve yönetim sorunudur. Faiz geçici rahatlama sağlar ama kalıcı çözüm üretim ve güvenle olur. FAİZ ARTIŞI NEDEN TEK BAŞINA ENFLASYONU DÜŞÜRMEZ? Faiz yükseldiğinde harcamalar azalır, talep düşer, fiyat artışları yavaşlar. Ancak bu tek başına yeterli değildir çünkü Türkiye’de enflasyonun ana kaynağı maliyetlerdir. Enflasyonun Kaynağı Talep Değil, Maliyet: Üretim pahalılaştığı için faiz artışı bile fiyatı düşürmez. Faiz Üreticiye de Maliyet Olarak Döner: Krediler pahalılaşınca üretici maliyetleri artırır. Faiz, Güvenle Desteklenmezse İşe Yaramaz: Halk güvenmezse döviz talebi sürer, fiyatlar yine artar. Para Politikası Tek Başına Yürüyemez: Vergi ve enerji politikaları eşgüdümlü olmalıdır. Sonuç olarak, faiz tek başına çözüm değildir; üretim, güven ve koordinasyonla desteklenmelidir. ENFLASYONUN HALK ÜZERİNDEKİ EN BÜYÜK ETKİLERİ Enflasyon, bir istatistik değil, her evin mutfağında hissedilen bir gerçektir. Maaşlar artsa bile alım gücü düşer; halk kağıt üzerinde aynı kazancı elde etse de fakirleşir. Alım Gücü Düşer, Yaşam Kalitesi Azalır. Sabit Gelirliler En Çok Zarar Görür. Tasarruf ve Güven Ortadan Kalkar. Aile ve Toplum Psikolojisi Bozulur. Gençler Umudunu Kaybeder, Beyin Göçü Artar. Enflasyonun bedeli sadece artan fiyatlar değil; azalan umut, eriyen emek ve kaybolan güvendir. ÜCRETLİYİ GÜNAH KEÇİSİ YAPMAK NEDEN ÇÖZÜM DEĞİL? Ücret artışları çoğu zaman kur/enerji/vergi kaynaklı fırtınanın ardından gelir ve kaybı zor telafi eder. Ücretleri bastırmak, talebi ve refahı aşındırır; kalıcı dezenflasyon üretmez. Doğru yaklaşım; kur oynaklığını düşürmek, yönetilen fiyatlarda/vergilerde öngörülebilir takvim, rekabet ve verimlilik artışı, hedefli sosyal destek ve güçlü para–maliye eşgüdümüdür. ENFLASYON DÜŞÜYOR AMA FİYATLAR NEDEN DÜŞMÜYOR? Enflasyonun düşmesi, fiyatların düşmesi anlamına gelmez; sadece artış hızının yavaşlaması anlamına gelir. Enflasyon Oranı ≠ Fiyat Düzeyi: Fiyat artışı yavaşlayabilir ama yüksek seviyede kalır. Fiyatlar Neden Geri Gelmez: Maliyetler, beklentiler ve psikoloji fiyatları yapışkan hale getirir. Gerçek Dezenflasyon: Fiyat istikrarı ve yaşam maliyetinin düşürülmesiyle mümkündür. Bugün Türkiye’de enflasyon oranı düşüyor olabilir ama fiyatlar düşmüyor; sadece artış nefes alıyor. Gerçek düşüş, yaşam maliyetinin azalmasıyla olur. ÇÖZÜM: ÜCRETLİYİ KORUMAK, ENFLASYONU KALICI DÜŞÜRMEK Enflasyonla mücadele sadece faiz ve ücret ekseninde yürütüldüğünde yoksullaştıran istikrar üretir. Gerçek çözüm dengeyi kurmakla mümkündür. Güven ve Öngörülebilirlik: Ekonomi yönetimi tutarlı olmalıdır. Üretimi Güçlendirmek: Yerli üretim ve verimlilik artışı uzun vadeli çözümdür. Vergi ve Fiyat Politikalarında Şeffaflık: Fiyat artışları kademeli ve öngörülebilir olmalıdır. Gelir Politikası: Ücretliyi ezmeden dengeli bir plan uygulanmalıdır. Toplumsal Ortaklık: Enflasyonla mücadele, toplumun tüm kesimlerinin ortak sorumluluğudur. Gerçek istikrar, halkın mutfağında başlar. Haftaya "OVP’DEN UVP’YE: PLANLAMA DEVLETİ OLMAK" başlıklı yazımda buluşmak üzere hoşça kalın.

  • MERSİN’İN LOJİSTİK GÜCÜ: STRATEJİK KONUM, KÜRESEL VİZYON VE STRATEJİK YATIRIM PLANI

    Ayhan Kızıltan, ben@ayhankiziltan.com, Mersin 04.10.2025 SATIN AL UĞUROLA MERSİN, UĞUROLA TÜRKİYE… MERSİN’DEN TÜRKİYE’YE PROJELER başlıklı geçen haftaki giriş yazısından sonra bu haftaki yazımı Mersin’in Stratejik Konumu ile kentimizin en büyük güçlerinden biri olan Mersin’in Lojistik Gücü konusunu birleştirerek kaleme aldım. Mersin; Doğu Akdeniz’in en büyük konteyner limanlarından biri, Türkiye’nin en yüksek hacimli serbest bölgelerinden biri, yeni açılan bölgesel havalimanı ve yapımı süren yüksek standartlı demiryolu-otoyol hatlarıyla Türkiye’nin en kritik çok modlu (deniz–demir–hava–karayolu) lojistik düğümüdür. 2025–2027 perspektifinde liman ve hava kargo kapasitesindeki beklenen artış, Mersin–Adana–Gaziantep (MAG) demiryolu ve Antalya bağlantılı yeni otoyol hattıyla birleşerek Mersin’i Levant–Kafkasya–İç Anadolu–Ortadoğu ekseninde ihracat, transit ve soğuk zincir merkezine konumlandırıyor. Akkuyu Nükleer Güç Santralinin (NGS) devreye girmesi ise enerji arz güvenliği ve sanayi tabanı için yapısal kaldıraç yaratacaktır. Mersin bugün yalnızca liman ve havalimanıyla değil, karayolu ve demiryolu taşımacılığıyla da (yakında hayata geçecek hızlı tren projesiyle) Avrupa, Ortadoğu, Kafkasya, Türki Cumhuriyetler ve Rusya’ya açılan bir lojistik kapıdır. Transit ya da ithalat konteyner yükleri limana gelir, buradan karayolu ve demiryolu ile hedef pazarlara taşınır. Bu hat, Mersin’in stratejik değerini artırırken, yeni yatırımlarla çok daha güçlü bir hale gelebilir. Mersin, yalnızca Türkiye’nin değil, Avrasya’nın lojistik başkenti olmaya adaydır. Limanı, havalimanı, karayolu ve demiryolu ağları ile küresel ticaretin merkezlerinden biri olabilir. Mersin’in stratejik konumu, lojistik olanakları bölgemizin ve artalanımızın da olanakları dikkate alınarak bütüncül bir planlama yapılırsa, siyasetçilerin deyimiyle, uçar ve etrafını da uçurur. COĞRAFİ KONUM VE BÖLGESEL ERİŞİM Mersin, Doğu Akdeniz kıyısında; Avrupa–Ortadoğu–Kafkasya hatlarının kesişiminde, Ceyhan enerji koridoru ve Çukurova tarım havzasıyla bütünleşmiş bir konumdadır. AB’nin TEN‑T Trans-Avrupa Ulaştırma Ağı (Trans-European Transport Network) Akdeniz Koridoru doğrudan üyelik dışı olsa da Mersin, bu koridora deniz ve Ro‑Ro hatları üzerinden bağlanan doğal bir çıkış kapısı işlevi görür. Yapımı süren Çeşmeli-Taşucu Otoyolu ve hatta MAG demiryolu batıya doğru uzatılıp Akkuyu NGS’ye kadar ulaştırılırsa, hem lojistik hem tarım hem de turizmin önünü açacak olağanüstü bir yatırım olacaktır. Bunun yanısıra Akkuyu nükleer santralin bakımı-onarımı konusunda büyük kolaylık sağlayacaktır. ENERJİ BOYUTU: AKKUYU NGS VE BÖLGESEL ARZ GÜVENCESİ Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin kademeli devreye girişi, enerji yoğun sanayi için yerinde arz güvenliği sağlayacaktır. Liman‑OSB‑NGS sinerjisi, petrokimya ve türev sektörlerde yeni yatırımların önünü açabilir. ÇUKUROVA ULUSLARARASI HAVALİMANI VE UÇAK KARGO Çukurova Havalimanı yalnızca yolcu değil, kargo taşımacılığı için de kritik bir merkez olabilir. Havalimanı çevresi, çağdaş ve ileriye yönelik bir imar planlamasıyla, gümrüklü antrepolar, soğuk hava depoları olan özel lojistik merkezlerle donatılmalıdır. Bu yatırımlar Mersin’i dünya pazarlarına açacak güçlü bir kapı ve merkez haline getirecektir. MERSİN LİMANI Mersin Limanı yıllık 2,6 milyon TEU kapasitesiyle Türkiye’nin en işlek limanlarından biridir. Ancak artan ihracat, ithalat ve transit yük trafiği bu kapasiteyi hayli zorlamaktadır. Mersin Limanının çevresi de çağdaş, ileriye yönelik ve liman hizmetlerinin hızlanmasını sağlayacak şekilde arazi olarak genişletilmesi (özellikle kuzeye doğru), modernizasyonu sağlanmalı ve tesislerle donatılmalıdır. TAŞUCU SEKA LİMANI Taşucu SEKA Limanı aslında çok isabetli bir konumdadır… Mersin’in batı bölgeleri Antalya’nın Taşucu’na yakın bölgeleri de dahil narenciye, yaş sebze ve meyve üretiminde önemli bir alandır. Tarım ürünlerimizin karayolu ile yapılan ihracat sevkiyatlarında, özellikle Bulgaristan gümrük kapılarında sıkça karşı karşıya kaldığı keyfi engelleme tutumları hem ihracatçımızı hem de çiftçimizi çok zorda bırakmaktadır. Taşucu SEKA Limanı, bu bölgenin tarım ürünlerini Bulgaristan karayolu gümrüğünü soğutuculu RO-RO Gemi Seferleri ile baypas ederek Slovenya’nın Adriyatik Denizi kıyısındaki Koper Limanına seri şekilde ulaşmasını sağlayacaktır. Özellikle Çekya’dan böyle bir öneri gelmesi beni heyecanlandırmıştı. Bu bölgelerdeki ülkelerde sektörün ileri gelenleri ile yaptığım görüşmelerde bana bu öneri sunulmuştu. Mevcut durumda İtalya’nın Trieste Limanına Mersin’den yapılan RO-RO Seferleri Mersin ve Türkiye için büyük bir avantaj. MERSİN ANA KONTEYNER LİMANI PROJESİ Özellikle uzun zamandır beklenen Mersin Ana Konteyner Limanı Projesi’nin hayata geçirilmesi, Mersin’i Doğu Akdeniz’in Singapur’u yapabilir, Dubai’nin çok ötesinde bir Ticaret Merkezi olabilir. Mersin’in bölgesel olarak böyle güçlü bir Lojistik Merkez olması tüm Doğu Akdeniz Kıyılarımıza büyük bir avantaj sağlayacaktır. İllerimiz birbirinin projelerini engellemeye değil aynı projeleri kendileri de yapmaya başlayacaktır; çünkü uluslararası yatırımcılar bölgemize hücum edecektir. Mevcut Mersin Limanının çevresi planlanırken Mersin Ana Konteyner Limanı da kesinlikle inşa edileceği düşünülerek bir imar planı yapılmalıdır. KARA YOLU LOJİSTİK KÖYLERİ Mersin merkez, Tarsus ve OSB yakınlarında kurulacak lojistik köyler kara taşımacılığına yeni bir boyut katacaktır. Bu köylerde TIR parkları, bakım-onarım merkezleri, akaryakıt istasyonları, gümrüklü-gümrüksüz antrepolar yer almalıdır. Limanlara gelen transit konteyner yükleri bu köylerde elleçlenebilir ve bu köyler üzerinden Avrupa, Ortadoğu, Rusya ve Türki Cumhuriyetlere ulaştırılabilir. Küçük bir örneğini Mersin Büyükşehir Belediyesi Huzurkent’te kurdu ve firmalar taşınmaya başladı bile. Limanın süratle boşaltılması armatörlere büyük avantaj sağlayacağından Mersin Limanında büyük yük gemileri trafiği hayli artacaktır. DEMİRYOLU VE KARAYOLU ENTEGRASYONU Mersin–Adana–Gaziantep hızlı demiryolu projesi lojistik köylerle ve limanla entegre edilirse intermodal taşımacılık gelişecektir. Bu sayede yükler konteynerden TIR’a, TIR’dan trene kolayca aktarılabilecek, zaman ve maliyet avantajı sağlanacaktır. SEKTÖREL LOJİSTİK MERKEZLER Mersin, tarım, sanayi ve ticaret açısından güçlü bir sektörel çeşitliliğe sahiptir. Özellikle Kuru Gıda, Bakliyat ve Hububat Sektöründe dünya çapında bir işleme ve paketleme kapasitesine ulaşmıştır. Mersin’de yalnızca bu sektör için kendi limanı olan bir Kuru Gıda Serbest Bölgesi yapılması, kenti bakliyat ve hububat işlenmesi ile paketlenmesinde dünya lideri yapacaktır. Ayrıca sebze-meyve, kesme çiçekçilik ve sanayi ürünleri için de ayrı üretim, işleme ve lojistik merkezleri kurulmalıdır. DİJİTAL LOJİSTİK PLATFORMU Mersin’deki tüm lojistik ağlar, Mersin Dijital Lojistik Platformu üzerinden yönetilmeli. Bu platform sayesinde gümrük işlemleri, antrepo stokları, TIR seferleri tek ekrandan takip edilebilir. Yapay zeka ve büyük veri destekli sistemler lojistikte hız, şeffaflık ve verimliliği artıracaktır. SONUÇ VE ÇAĞRI Mersin, liman + serbest bölge + yeni havalimanı + yükselen demiryolu‑otoyol bileşimiyle Türkiye’nin en avantajlı lojistik ve sanayi platformlarından biridir. 2025–2027’de tamamlanacak düğümler, kentin rolünü Doğu Akdeniz’in ana dağıtım merkezi seviyesine çıkarabilir. Bu potansiyelin gerçekleşmesi; projelerin eşzamanlı takvimi, liman‑şehir koordinasyonu, soğuk zincir ve blok tren uygulamalarının hızla ölçeklenmesine bağlıdır. Deniz, kara, demir ve havayolları ile donatılmış Mersin her yolun ulaştığı bir kent olacaktır; yani “HER YOL MERSİN’E ÇIKAR”. Mersin’in limanları, havalimanı, kara yolu ve demiryolu tek zincirde buluşturulursa, kentimiz yalnızca Türkiye’nin değil, Avrasya’nın en büyük lojistik merkezi olur. Bunlar hayal değil; seri olarak gerçekçi ve tüm Dünya Ticaretine yönelik bir şekilde Mersin Stratejik Yatırım ve Kalkınma Planını hazırlamalıyız. KENTİMİZ YALNIZCA KONUT İMAR PLANLARI İLE BİR YERE VARAMAZ. BÜTÜNCÜL BİR ŞEKİLDE MERSİN’İ PLANLAMALIYIZ. Kişilerin çıkarlarını gözardı edip tüm kentin ve ülkenin çıkarları doğrultusunda kalkınma sağlayacak planlar yapmalıyız. Bu vizyonu gerçekleştirmek için kamu, özel sektör ve sivil toplum el ele vermelidir. Şimdi irade koyma ve harekete geçme zamanıdır! Hoşça kalın, haftaya yine buradayız…

  • GAZZE’DE SAVAŞ YOK, PLANLI SOYKIRIM VE VAHŞET VAR!

    Ayhan Kızıltan, ben@ayhankiziltan.com, Mersin 01 Ekim 2025 SATIN AL Gazze'deki durum bir savaş mıdır? Tek taraflı savaş olur mu? Olsa olsa güçlü tarafın güçsüz tarafa silahlı saldırısı olur. Ne savaşından söz ediyorsunuz? Savaşlarda bebek, hasta, çocuk, kadın, sivil halk öldürülür mü? Binaların, hastanelerin içinde insan ya da hasta olup olmadığı bilinmeden rastgele bombalanır mı? Ne ateşkesinden söz ediyorsunuz? Bir tarafta silah gücü yok. Diğer tarafta dünyanın en büyük teknoloji, askeri ve silah gücü olan ABD'nin kayıtsız şartsız desteği var. ABD’nin kayıtsız şartsız silah, mühimmat, teknoloji ve diplomatik nüfuz desteğini arkasına alarak yakıp yıkıp öldürerek insanlık dışı bir tutum içinde olan İsrail var. Tek ateş eden İSRAİL… Sözde bir SAVAŞ… Gerçek olan SOYKIRIM. GAZZE’DE HUKUK: SAVAŞ MI, SILAHLI ÇATIŞMA MI? Savaş diye adlandırılıyordu başta, şimdilerde ise Uluslararası İnsancıl Hukuk dilinde Gazze’deki durum teknik olarak silahlı çatışma diye algılatılmaya çalışılıyor. Ancak terminoloji ne olursa olsun, sivillerin korunmasına ilişkin temel ilkeler değişmez. Ayrım ilkesi, askeri hedef ile sivil hedefi ayırmayı zorunlu kılar; orantılılık, askeri kazancın beklenen sivil zararı aşmamasını şart koşar; önleyici tedbirler ise hedef teyidi, uyarı, zamanlama ve mühimmat seçimi gibi pratik yükümlülükler doğurur. Hastaneler ve okullar, kötüye kullanım kanıtlanmadıkça koruma altındadır; rastgele bombardıman hiçbir koşulda meşru sayılamaz. Gazze'de yaşanan sözde silahlı çatışma, aslı silahlı saldırı, basit bir bölgesel anlaşmazlığın çok ötesine geçmiş durumda. Uluslararası hukukun sınırlarını, süper güçlerin ahlaki yükümlülüklerini ve politik pragmatizmin ahlak üzerindeki zaferini gözler önüne seren çok katmanlı bir küresel krize dönüşmüştür. Yani, ABD ve İsrail ikilisi İŞE YARAYAN DOĞRUDUR mantığı ile hareket edip tam bir PRAGMATİZM örneği sergiliyorlar. Öldürülenler, yıkılanlar, yakılanlar umurlarında değil; çünkü sonuç kendi istedikleri doğrultusunda oluyor. ABD bu kıyıma taraf olmuyor mu? Dünyanın en uygar ve demokratik ülkesiyiz diye geçinen ABD neden bebekleri, çocukları, kadınları, halkı kıyıma uğrayan Filistin tarafında değil? Ne ateşkesi isteniyor ve şartlar öne sürülüyor İsrail tarafından? Ateşi kayıtsız şartsız kesecek olan İsrail'dir. GAZZE KRİZİ VE ULUSLARARASI POLİTİKANIN ÇELİŞKİLERİ… Gazze’de UYGAR DÜNYANIN GÖZÜ ÖNÜNDE BİR SOYKIRIM YAPILIYOR. Gerçekten uygar olan ülkeler bu soykırımı görüyor, kınıyor ve durdurulması için çaba gösteriyor. Sözde uygar olan ülkeler ise destekleyip ortak oluyorlar bu soykırıma ve vahşete. Gazze konusunda ortaya çıkan çelişkiler, sözde çatışmanın sadece yıkımını değil, aynı zamanda uluslararası düzenin temel sorunlarını da yansıtmaktadır. I. Uluslararası Tepkiler ve Diplomasinin Kırılması Gazze'deki durum, dünyayı coğrafi, ideolojik ve ahlaki olarak keskin bir şekilde bölmüştür. Kınayanlar ve Tanıyanlar: Bir yanda, başta İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) üyeleri olmak üzere Küresel Güney'in büyük bir bloğu, İsrail'in eylemlerini sertçe kınamakta ve Filistin'e açık destek vermektedir. Bu desteğin en somut göstergelerinden biri, son dönemde İspanya, İrlanda, Norveç ve Slovenya gibi Batı Avrupa ülkelerinin de katılımıyla 140'tan fazla ülkenin Filistin Devleti'ni resmen tanımasıdır. Bu tanıma adımları, iki devletli çözümün uluslararası düzeydeki meşruiyetini diplomatik bir baskı aracı olarak pekiştirmektedir. Büyük Güçlerin Çıkarları: Öte yanda ise, en başta Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve tarihi sorumluluk taşıyan Almanya gibi ülkelerin İsrail'e sağladığı güçlü diplomatik, askeri ve ekonomik destek durmaktadır. ABD'nin bu politikası, uluslararası hukuka ve insani acıya rağmen, İran'a karşı dengeleyici güç yaratma ve bölgedeki stratejik hegemonyasını sürdürme amacına dayanır. Bu durum, ABD'nin küresel çapta savunduğu demokrasi ve insan hakları değerleri ile Ortadoğu'daki eylemleri arasındaki büyük bir çelişkiyi temsil etmektedir. II. Hukuki Hesap Verebilirliğin Sınırları Gazze'deki çatışma, sivillere yönelik saldırılar ve altyapının yıkımı nedeniyle uluslararası hukuku merkeze taşımıştır. Bu, savaş suçu iddialarının iki ana kurumda test edilmesini sağlamıştır: Uluslararası Ceza Mahkemesi: Uluslararası Ceza Mahkemesi Başsavcılığı, hem İsrail liderleri (sivilleri aç bırakma ve kasten öldürme iddiaları) hem de Hamas liderleri (rehine alma, tecavüz ve kasten öldürme iddiaları) hakkında tutuklama emri talebinde bulunarak, uluslararası hukukun tüm taraflar için geçerli olduğu sinyalini vermiştir. Ancak bu süreç, ABD ve İsrail'in Uluslararası Ceza Mahkemesinin yetkisini tanımaması nedeniyle büyük bir politik dirençle karşılaşmaktadır. Savaş ve Soykırım İronisi: Bu süreçteki en çarpıcı ahlaki ironi, Holokost'ta soykırıma uğramış bir milletin devletinin, bir başka millete karşı soykırım iddialarıyla yargılanıyor olmasıdır. Bu, geçmiş travmaların, günümüzdeki eylemleri hukuken veya ahlaken meşrulaştıramayacağını göstermektedir. ABD ve Almanya'nın, kendi geçmişlerindeki karanlık sayfaların (Kızılderililere karşı soykırım ve Holokost) sorumluluğuna rağmen, mevcut çatışmadaki taraf tutuşları, güç politikasının tarihsel ahlaki yükümlülüklerin önüne geçtiğini kanıtlamaktadır. III. Çözüm Arayışları ve Politik Pragmatizm Uluslararası toplum, çatışmayı sonlandırmak için diplomatik çabalar sarf etse de, bunlar ya imkânsız şartlar içeriyor ya da politik zorunluluklara kurban ediliyor. 20 Maddelik Planın Uygulanabilirlik Sorunu: ABD ve İsrail tarafından sunulan 20 Maddelik Barış Planı, bir çözüm çerçevesi sunsa da, uygulanabilirliği son derece düşüktür. Plan, Hamas'ın silahsızlanmasını ve yönetimden çekilmesini koşulsuz talep ederken, Hamas'ın bunu savaşmadan kabul etmesi beklenemez; çünkü İsrail niyetinden asla vazgeçmeyecektir. Filistin halkını kim koruyacak? Köle mi olacaklar? Ayrıca, İsrail Başbakanı'nın çekilmeme ve Gazze'de güvenlik kontrolünü sürdürme yönündeki çelişkili açıklamaları, planın barışçıl bir çözümden ziyade, İsrail'in savaş sonrası yayılma hedeflerini pekiştirmeyi amaçladığını düşündürmektedir. İsrail neden silahsızlandırılmıyor? Silahlı İsrail’in ne kadar tehlikeli ve şuursuz olduğunu tüm dünya gördü. Türkiye'nin Çelişkili Görünen Konumu: Türkiye'nin bu krizdeki tutumu, sert söylem ile pragmatik eylem arasındaki dengeleme sanatını gösterir. Türkiye, bir yandan Filistin davasını en güçlü şekilde söylemlerle savunurken ve İsrail'i kıyım yapmakla suçlarken, diğer yandan NATO üyeliği, F-16 tedariki ve ekonomik istikrar gibi hayati çıkarları nedeniyle ABD ile köprüleri tamamen yakmaktan kaçınmıştır. Türkiye, uluslararası politikada hem İslam dünyasının liderliğini üstlenme hem de Batı ittifakıyla stratejik ilişkilerini sürdürme zorunluluğunu yönetmek zorundadır. Bu durum, kamuoyunda çekimserlik veya ABD telkinlerine göre hareket etme gibi algılara yol açsa da, özünde Türkiye'nin kendi çıkarlarını gözeten zorunlu bir denge stratejisidir. IV. Kalıcı Çözümün Temeli: Demokratik Dönüşüm Ortadoğu'daki istikrarsızlığın kalıcı olarak sona ermesi, sadece Gazze'deki çatışmanın bitmesiyle mümkün değildir. Esas çözüm, bölgenin yapısal sorunlarına odaklanmalıdır: Bölgedeki çatışmaların, kaynakların (özellikle petrol gelirlerinin) eğitime, bilime ve halkın refahına harcanması yerine, otoriter rejimlerin ve askeri harcamaların finanse edilmesiyle derinleştiği açıktır. Türkiye Cumhuriyeti'nin laik, demokratik ve cumhuriyetçi yapısı, bölge ülkeleri için bir dönüşüm modeli sunmaktadır. Uluslararası gücün, kısa vadeli enerji ve güvenlik çıkarları için mevcut otoriter yapıları desteklemekten vazgeçmesi gerekmektedir. Kalıcı barış, sadece iradesi, vicdanı ve irfanı hür nesiller yetiştirecek, sorgulayıcı ve bilinçli toplumların inşa edilmesiyle mümkündür. Aksi takdirde, Ortadoğu, büyük güçlerin kontrolü altında kolayca manipüle edilen ve çatışma döngüsüne mahkûm edilen bir coğrafya olmaya devam edecektir. SONUÇ… Gazze krizi, uluslararası sistemin ahlaki iflasını simgeleyen bir ayna işlevi görmüştür. Çözüm, sadece diplomatik masalarda değil, aynı zamanda küresel vicdanın ve uluslararası hukukun, güç politikası karşısında üstünlüğünü yeniden tesis etmesinde yatmaktadır. Hoşça kalın, haftaya yine buradayız…

  • MERSİN’DEN TÜRKİYE’YE PROJELER - GİRİŞ

    Ayhan Kızıltan, ben@ayhankiziltan.com, Mersin, 29.09.2025 UĞUROLA MERSİN, UĞUROLA TÜRKİYE! Kalkınmada planlamanın, liyakatli kadroların katılımcı ve kapsayıcı, koordineli bir çalışmasının önemini her ortamda sürekli vurguladım. İçimde bir uhde olarak kalan Mersin’e yeterince hizmet edememek duygusu sürekli beynimi tetikliyor. Ayrıca, hizmet etmemin çeşitli çıkar grupları tarafından engellemesi de kabullenemediğim bir gerçek. İş yaşamımda, sosyal yaşamımda gördüklerim duyduklarım, yaptıklarım yapamadıklarım, eğitimim ve deneyimim bana Mersin ile Türkiye hakkında birçok gerçeği, gereksinimi algılamamı sağladı. Hep kafamda düşünceler, projeler, planlar uçuşuyor; sık sık yazdığım yazılarda da bunları dile getirdim ve dile getirmeyi de sürdürüyorum. Bazılarına dile getirdiğim gibi, önümü keserek beni Mersin gündeminden düşüremezsiniz; ben hep burada olacağım. Mersin’e koltuk ve makam olmadan da hizmet edilir. Fikirlerimi, projelerimi, eleştirilerimi, çözüm önerilerimi yazarak sunuyorum toplum; İLHAM VERİYORUM. Bu kez Mersin özelinden yola çıkıp Türkiye için aklımda uçuşan projeleri yazıya dökmeye karar verdim. Bu okumakta olduğunuz yazım “Mersin’den Türkiye’ye Projeler” adını verdiğim yazı dizisinin giriş yazısıdır. Yazı serisinin ilk bölümü olan “MERSİN, ÖZEL BİR KENT” yedi yazıdan oluşacaktır; ilham vermesini diliyorum. MERSİN’İN STRATEJİK KONUMU: TÜRKİYE’NİN AKDENİZ’E AÇILAN KAPISI Türkiye’nin gelişiminde şehirlerin özel bir rolü vardır. Bazı şehirler üretim gücüyle, bazıları tarımıyla, bazıları tarihî mirasıyla, bazıları sanatıyla, bazıları sporuyla, bazıları doğal güzelliğiyle, bazıları iklimiyle, bazıları yeraltı kaynaklarıyla, bazıları da ticaret ve limanlarıyla öne çıkar. Mersin ise bunların hepsini bünyesinde barındıran ender kentlerden biridir. Bugün Mersin’i sadece bir Akdeniz kenti olarak tanımlamak eksik kalır. Çünkü Mersin, artalanaı (hinterlandı) ile birlikte düşünüldüğünde; İç Anadolu’nun tahılını ve sanayisini, Güneydoğu’nun pamuğunu ve sanayisini, Çukurova’nın tarımını ve Doğu Akdeniz’in ticaretini dünyaya açan bir kapıdır. Yani Mersin’e yapılacak her yatırım, aslında milyonlarca insanın yaşamına dokunan bölgesel bir kalkınma hamlesi anlamına gelir. İşte bu yüzden “Mersin’den Türkiye’ye Projeler” diyoruz. Çünkü Mersin’in geleceği, yalnızca Mersin’in değil; Türkiye’nin geleceğine de yön verecektir. LOJİSTİK GÜCÜN TAŞLARI: ÇUKUROVA HAVALİMANI, MERSİN LİMANI VE ANA KONTEYNER LİMANI PROJESİ Bir ülkenin gücü sadece topraklarında ya da fabrikalarında ürettikleriyle değil, ürettiklerini dünyaya ne kadar hızlı ve etkin ulaştırabildiğiyle ölçülür. Bu açıdan bakıldığında Mersin, Türkiye’nin lojistik damarlarından biridir. Çukurova Uluslararası Havalimanı, yıllardır beklenen açılışıyla bölgenin hava taşımacılığında yeni bir dönem başlatıyor. Mersin Limanı ise zaten Akdeniz’in en işlek kapılarından biri; ancak gerçek atılım, uzun süredir konuşulan Ana Konteyner Limanı’nın hayata geçirilmesiyle olacak; tabii eğer geçirilirse. Buna ek olarak, yapımı yavaş yavaş hızlanan Mersin–Adana–Gaziantep Hızlı Demiryolu Projesi, yalnızca artalanı (hinterlandı) Mersin’e daha sıkı bağlamakla kalmayacak; aynı zamanda Türkiye’nin doğu-batı yolcu ve lojistik koridorunu hızlandırarak küresel rekabet gücünü artıracaktır. Eğer bu projeler eş zamanlı tamamlanırsa, Mersin yalnızca Türkiye’nin değil, Doğu Akdeniz’in en güçlü lojistik merkezi haline gelecektir. DOĞU’DAN BATI’YA, KUZEY’DEN GÜNEYE MERSİN: BÖLGESEL KALKINMA DİNAMİKLERİ Mersin, tek bir kimliğe sıkıştırılamayacak kadar zengin bir coğrafyaya sahiptir. Doğusunda sanayi ve lojistik damarları işlerken, batısı tarımın bereketi ve turizmin cazibesiyle öne çıkar. Kuzeye doğru yükseldiğinizde Torosların yaylalarında hayvancılık, enerji yatırımları ve ekoturizm fırsatları belirir. Maden cevherleri çeşitliliğini de gözardı etmemek gerekir. Güneyde ise Akdeniz’in kıyısında serbest bölgeler, fabrikalar, limanlar ve uluslararası ticaret ağları uzanır. Mersin, aynı zamanda bir Eğitim Kentidir; Türkiye’nin en önemli Üniversitelerden dördü Mersin’dedir ve her yıl birçok dalda binlerce mezun yetiştirmektedir. Ayrıca Spor Tesisleri yönünden de hayli zengindir; ulusal ve uluslararası her türlü spor etkinliği yapılabilir. Son yıllarda yapılan hastane yatırımları ile son hızla bir Sağlık Merkezine de dönüşüyor Mersin. Bu çeşitlilik, Mersin’i yalnızca bir kent değil; doğudan batıya, kuzeyden güneye bütünleşik bir kalkınma laboratuvarı haline getiriyor. MERSİN ARTALANI (HİNTERLANDI): BİR ŞEHRİN KATKISI, BİR BÖLGENİN KALKINMASI Bir şehri anlamanın en doğru yolu, onun sınırlarına bakmak değil; sınırlarının ötesine uzanan etkisini görmektir. Mersin, yalnızca kendi içinde büyüyen bir şehir değildir; İç Anadolu’nun tarım ve sanayisini, Güneydoğu’nun üretim ve ihracatını, Doğu Akdeniz’in ticaret ve turizmini dünyaya açan stratejik bir kavşaktır. Bugün Mersin’e yapılan bir yatırım, Niğde’den Konya’ya, Adana’dan Gaziantep’e, Şanlıurfa’dan Van’a kadar geniş bir coğrafyanın sosyo-ekonomik hayatına dokunmaktadır. Kısacası Mersin, artalanı (hinterlandı) ile birlikte düşünüldüğünde bir şehrin değil, bir bölgenin kalkınma hikâyesi olur. STRATEJİK YATIRIM VE KALKINMA PLANI: MERSİN MODELİ Kalkınma tesadüflerle değil, planlamayla gerçekleşir. Mersin’in sahip olduğu coğrafi, ekonomik ve kültürel zenginlikler doğru bir stratejiyle birleştirildiğinde, bu şehir yalnızca kendi geleceğini değil, Türkiye’nin kalkınma vizyonunu da şekillendirebilir. Ulaştırmadan tarıma, sanayiden turizme, enerjiden eğitime kadar her alanda ortaya konacak bütüncül bir stratejik yatırım planı, Mersin’i bir “model şehir” haline getirecektir. İşte “Mersin Modeli” olarak adlandırabileceğimiz bu stratejik plan, yalnızca yatırımların sıralanması değil; doğru yerde, doğru zamanda, doğru kaynaklarla atılacak adımların büyük resmi oluşturmasıdır. KATILIMCI KALKINMA: MERSİN’İN YEREL AKTÖRLERİ Kalkınma yalnızca devletin ve belediyelerin omuzlayacağı bir süreç değildir; yerelin katılımı olmadan yapılan her plan eksik kalacaktır. Çünkü kendi toprağını, kendi pazarını, kendi potansiyelini en iyi bilenler o bölgede yaşayan insanlardır. Mersin için hazırlanacak her stratejik yatırım planında, kamu kurumlarının yanı sıra meslek odalarının, sivil toplum kuruluşlarının, üniversitelerin, sendikaların ve kooperatiflerin de etkin rol alması gerekir. Ancak bu sayede projeler masa başında değil, sahada yaşayan birer kalkınma hikâyesine dönüşebilir. Bununla birlikte, kalkınmanın sahada karşılık bulabilmesi için temsil mekanizmalarının da liyakat esasına göre şekillenmesi gerekir. Mersin’in geleceğini şekillendirecek projelerde, kenti Ankara’da temsil eden milletvekillerinin donanımlı, çözüm odaklı ve gerçekten kentin içinden gelen insanlar olması hayati önem taşır. Aynı nitelikler belediye başkanları ve kamu kurumlarının yöneticileri için de geçerlidir. Yerelin yapısını bilen, özverili ve çalışkan kadrolar olmadan hiçbir stratejik plan başarıya ulaşamaz. Siyasetçiler başta olmak üzere tüm yöneticilerin görevlerini ehliyet ve liyakatle üstlenmeleri, kalkınma sürecinin en temel şartıdır. MERSİN’DEN TÜRKİYE’YE: BÖLGESEL KALKINMA İÇİN MODEL Mersin üzerine konuşurken aslında yalnızca bir şehirden söz etmiyoruz; Türkiye’nin kalkınma geleceğini şekillendirecek bir modelden bahsediyoruz. Doğu-batı, kuzey-güney ekseninde bütünleşik planlama anlayışı, güçlü bir hinterlant vizyonu ve yerel aktörlerin katılımıyla geliştirilecek projeler, Mersin’i bir “PİLOT ŞEHİR” haline getirebilir. Eğer bu model başarıyla hayata geçirilirse, aynı yaklaşım Anadolu’nun diğer bölgelerine de uygulanabilir. Böylece Mersin’den başlayan yolculuk, Türkiye’nin dört bir yanında bölgesel kalkınmayı tetikleyen bir stratejiye dönüşür. Bu yazım “Mersin’den Türkiye’ye Projeler” yazısının giriş yazısıdır. Bundan sonra Mersin’i irdeleyen yaklaşık yedi ayrı yazı serisi olarak bu köşede yayınlanacaktır. Yedi serilik yazı dizisi tamamlandıktan sonra Türkiye’yi irdeleyip bölgesel projeler ortaya koyacağım. Haftaya “1. Bölüm – Mersin’in Stratejik Konumu: Türkiye’nin Akdeniz’e Açılan Kapısı” başlıklı yazımda buluşmak üzere hoşça kalın. Not: Yazılarıma katkı anlamında olabilecek önerilere ve eleştirilere açığım. Lütfen öneri ve eleştirilerinizi ben@ayhankiziltan.com eposta adresime ve sosyal medya sayfalarıma iletin.

  • SMA HASTASI ÇOCUKLARIN AİLELERİ ZOR DURUMDA...

    Ayhan Kızıltan, ben@ayhankiziltan.com, Mersin, 24.09.2025 Dün ziyaretime Nadir Hastalıklardan ve tedavisi çok pahalı olan SMA hastası Alim Asaf Konat bebeğin dedesi, babası, amcası ve benim bir dostum geldiler. Alim Asaf’ın durumunu anlattılar, çabalarıyla 2 milyon dolar tutması öngörülen maliyetin %38’ini toplayabilmişler, tabii burada kendilerine destek olan duyarlı ve iyiliksever insanlarımıza da teşekkür etmeliyiz. Çaresizlik, endişe ve üzüntülü bir telaş içindeydiler; hele dedesi... Eskiden varlıklıydım, ama çok sıkıntılarla karşılaştım her şeyimi yitirdim; torunumu yaşatmak için umutlu olmak istiyorum diyor. Gözleri doluyor… Babası Latif Konat ise sesini duyurmak, çocuğuna bir destek sağlamak için nasıl yırtındığı, çabaladığını anlatıyor. Yetkili ve etkili insanlara ulaşmak çok zor diyor. Onlara ulaşabilmek için etkinliklerde çocuğumun afişini açıp yüksek sesle durumu toplumun içinde dile getiriyorum, biz dilenci değiliz; yalnızca evladımızı yaşatmanın peşindeyiz diyor. Büyükşehir Belediye Başkanı bir canlı TV Yayını kampanyasıyla hayli destek olmuş Alim Asaf’a. Her çocuk gibi pek sevimli olan Alim Asaf 15 Şubat 2021 tarihinde Mersin’de doğmuş. 27 Aylıkken SMA teşhisi konmuş Alim Asaf’a. Her doğan bebek belli bir yaşa gelene kadar devletin evladıdır. Devlet onlara bakmakla yükümlüdür. Bu anlayışla SMA gibi nadir hastalıkların tedavisi ve ilaç giderleri devlet tarafından karşılanmalıdır. Hiçbir aile çocuklarının yaşam hakkı için sokaklarda, iş insanlarının kapısında, yetkililerin ve siyasetçilerin peşinde koşarak yardım istemek zorunda kalmamalıdır. ALİM ASAF'A BAĞIŞ YAPMAK İSTERSENİZ BİLGİLER AŞAĞIDADIR: VALİLİK ONAYLI BAĞIŞ HESAPLARI: Alıcı : ALİM ASAF KONAT TL : TR10 0006 4000 0016 6050 5466 62 DOLAR : TR14 0006 4000 0029 6050 1465 57 EURO : TR31 0006 4000 0026 6050 1465 42 KAMPANYA E-DEVLET KONTROLÜ İÇİN: FAALİYET NO: 33.2024.2421 İsim: ŞÜKRAN KONAT Türkiye’de Nadir Hastalıklardan SMA’nın Mevcut Durumu • Türkiye’de yaklaşık 3.000 SMA hastası vardır. Her yıl ortalama 150 bebek SMA ile doğmaktadır. • Tedaviler: - Spinraza (Nusinersen): SGK kapsamında, ücretsiz - Risdiplam (Evrysdi): 2025 itibarıyla SGK kapsamında - Zolgensma (Gen Terapisi): Dünyanın en pahalı tedavisi (~2 milyon $), Türkiye’de henüz SGK kapsamında değil • Aileler, Zolgensma için bağış kampanyaları düzenlemek zorunda bırakılıyor. Bugün SMA için kesin, kalıcı bir tedavi yoktur. Ancak artık SMA tedavisiz ölümcül bir hastalık olmaktan çıkmış; erken tanı + uygun ilaç tedavisi + yoğun fizyoterapi ile birçok çocuk ve genç yaşamını bağımsız şekilde sürdürebilecek düzeye gelebilmektedir. En etkin ilaç ve tedavi yöntemi 2 milyon dolar maliyeti olan Zolgensma ile yapılan kürler. Mevcut Devlet Destekleri Devlet Nadir Hastalıklar için aslında pek çok destek sağlıyor. • Spinraza ve Risdiplam tedavileri ücretsizdir. • Solunum cihazı, tekerlekli sandalye gibi medikal cihazlar SGK tarafından sağlanır. • Evde bakım aylığı, engelli aylığı ve vergi muafiyetleri uygulanıyor. • SMA taşıyıcılık testleri evlilik öncesi ücretsiz yapılır. Devlet Desteklerinin yanısıra Sivil Toplum Kuruluşları da bazı ek destekler yapmaktadır. • Tıbbi cihaz & medikal malzeme desteği: Örneğin solunum cihazı, yardımcı ekipman, sarf malzemeleri desteği gibi ihtiyaçlar vakıf / dernekler aracılığıyla karşılanabiliyor. • Kira desteği: Bazı ailelere kira yardımı sağlanabiliyor. • Eğitim bursları: SMA hastalarının ve yakınlarının eğitimine destek olmak adına burs programları mevcut. • Kırtasiye desteği, diğer sosyal yardımlar: Dernekler aracılığıyla kırtasiye malzemesi, sosyal yardım, psikososyal destek uygulamaları yapılabiliyor. Sorunlar • Zolgensma erişimi yok. • Aileler bağış kampanyaları yapmak zorunda kalıyor. • Gelir farklılıkları eşitsizliğe yol açıyor. • SMA dışındaki nadir hastalıklar için de benzer sorunlar mevcut. Kampanyalarla ilgili tartışmalar da oluyor tabii: Halk desteği: Toplumun geniş kesimleri kampanyalara katılıyor, ünlüler ve sosyal medya fenomenleri destek veriyor. Şeffaflık sorunu: Bazı kampanyalarda para toplanma ve kullanma süreçleri tartışma konusu oldu. Bu nedenle kampanyalar valilik iznine ve denetime bağlandı. Psikolojik etkiler: Aileler, çocuklarını yaşatabilmek için sosyal medyada sürekli yardım çağrısı yapmak zorunda kalıyor; bu durum ciddi bir duygusal yük yaratıyor. Uluslararası Örnekler • Fransa: Ulusal Nadir Hastalık Planları, referans merkezler, devlet fonlaması. • Almanya: NAMSE ağı, sigorta kapsamında tedaviler. • İngiltere: NICE-HST programı, Innovative Medicines Fund. • Ortak nokta: Nadir hastalık fonları ile dayanışma yaklaşımı. Zolgensma, ABD, Avrupa, Japonya ve birçok gelişmiş ülkede uygulanıyor. Türkiye’de henüz ruhsatlı olmadığı için SGK kapsamına alınmadı ve rutin uygulanmıyor. Yalnızca özel izinli, sınırlı vakalarda Sağlık Bakanlığı’nın onayıyla uygulanma imkânı olabiliyor. Türkiye İçin Önerilen Model: Nadir Hastalık Fonu (NHF) • Amaç: Yüksek maliyetli nadir hastalık ilaçlarının devlet güvencesi altına alınması. • Finansman: Genel sağlık sigortası + Hazine katkısı + küçük katkı payı opsiyonu; üreticiyle risk paylaşımı. • Yönetişim: SGK bünyesinde özel Nadir Hastalıklar Dairesi. • Erken Tanı: Bebeğin hücrelerinde çeşitli genetik testler yapılarak SMA tanısı anne karnında konabilir. • Altyapı: Ulusal hasta kayıt sistemi, yenidoğan taraması, başvuru merkezleri. • Performans: Erişim süresi, klinik sonuç, coğrafi eşitlik, şeffaf raporlama. Finansal Simülasyon (Özet) Türkiye'de yaklaşık 26 milyon SGK'lı var. • 3.000 SMA hastasına Zolgensma verilirse: kişi başı aylık ek prim ≈ 90–120 TL. • Sadece yıllık yeni doğan 150 bebek için: kişi başı aylık ≈ 30–40 TL prim yeterlidir. • Bu da sürdürülebilir bir fon için makul düzeyde bir yük getirir. • Bu primler “Nadir Hastalık Tedavi Fonu” altında Anayasa güvencesine alınıp başka hiçbir yerde kullanılamamalıdır. Sonuç ve Çağrı Türkiye, her çocuk devletin evladıdır ilkesinden hareketle Nadir Hastalık Fonu’nu kurmalıdır. Hiçbir aile sokakta bağış kampanyası yapmak zorunda bırakılmamalıdır. Tüm çocuklar eşit ve adil sağlık hakkına kavuşmalıdır. Bu fon, sosyal devletin en somut göstergelerinden biri olacaktır. Kentlerde bireysel bağış kampanyaları etkili kişiler (vali, belediye başkanı, oda başkanları, popüler insanlar…) tarafından el verilmedikçe pek başarıya ulaşamıyor. Canlı TV Kampanyaları, Sosyal Medya Paylaşımları, kalabalık cadde ve meydanlarda kurulan kumbara stantları ne yazık ki ilaç olamıyor bu çocuklarımızın dertlerine. Devlet bu konuda ciddi bir yapılanma içine girene kadar kısa vadede kentlerin valileri ve belediye başkanlarının önderliğinde “Nadir Hastalık Destek Havuzları” oluşturulmalıdır. Nasıl ki spor kulüpleri için iş insanlarına, büyük firma ve kurumlara maddi destek çağrısı yapılıyorsa, Nadir Hastalık Havuzuna da maddi destek çağrısı yapılmalıdır. SMA ya da bir başka Nadir Hastalıkla boğuşan her çocuk toplumun, dolayısıyla devletin evladıdır. ÇOCUKLARIN YAŞAM HAKKINI SAĞLAMASI GEREKİYOR DEVLETİN.

  • BASKETBOL VE FUTBOL KARŞI KARŞIYA…

    Ayhan Kızıltan, ben@ayhankiziltan.com, Mersin 21/09/2025 UĞUROLA MERSİN, UĞUROLA TÜRKİYE… Türkiye’de spor denildi mi yıllardır akla ilk futbol gelir. Gazetelerin spor sayfaları, televizyonların spor programları, sponsorların yatırımları hep futbolun etrafında döner. Ancak acı bir gerçek var: Futbol para yutuyor, ama başarı getirmiyor. Öte yandan, görece çok daha mütevazı bütçelerle yürütülen basketbol ve voleybol, ülkemizi gururlandıran zaferlerin sahibi oluyor. Geçen hafta 2025 FIVB Kadınlar Dünya Voleybol Şampiyonası'nda Türk A Milli Kadın Voleybol Takımı'nın Dünya İkinciliği başarısını yazmıştım ve voleybol sporunun futbol sporunun karşısındaki ya da futbol sporunun voleybol sporunun karşısındaki durumunu irdeleyen bir analizi kaleme almıştım. O yazıyı kaleme aldığım saatlerde 12 Dev Adam Almanya ile final maçını oynamamıştı henüz. Onların başarısı için de bir yazı kaleme alacağım diye not düşmüştüm yazıma. O yazımdan birkaç saat sonra A Milli Erkek Basketbol Takımımız, 2025 Avrupa Şampiyonasında (EuroBasket 2025) Avrupa İkincisi oldu. Kadın Voleybolcularımızın başarısına Erkek Basketbolcularımızın da başarısı eklendi. Art arda iki müthiş başarı, iki müthiş dünya çapında başarı sevindirip gururlandırdı bizi ama düşünmeye de sevk etti. Futbolda harcanan yüzbinlerce avronun kazandırdığı ne vardı bize? Bundan tam 25 yıl önce, Galatasaray Türk futbol tarihinde bir ilk olarak UEFA Kupasında şampiyon oldu ve kupayı kaldırdı. Üzerinden çeyrek yüzyıl geçti; toplamda milyar avrolar harcandı, harcanmaya da devam ediliyor. Bugün sonuç ne? Türk futbolu bir Avrupa kupası daha görmedi. Peki neden? AVRUPA İKİNCİLİĞİ: TÜRK BASKETBOLUNUN YENİ ZİRVESİ… Türk Erkek Basketbol Milli Takımı, EuroBasket 2025’te elde ettiği Avrupa ikinciliği ile Türk spor tarihine yeni bir parlak sayfa ekledi. Bu başarı, 2001 Avrupa Şampiyonasındaki ve 2010 Dünya Şampiyonası’ndaki gümüş madalyaların ardından, Türk basketbolunun artık kalıcı bir güç olduğunu ortaya koydu. NBA gibi dünyanın en gelişmiş liginde oynayan Türk Gençleri aslında gençlerimizin basketbola ne kadar yatkın olduğunun bir kanıtı. Giresun’dan çıkan Alperen Şengün isimli bir çocuk bugün dünyanın en yetenekli ve güçlü oyuncularıyla kora kor mücadele edip NBA’de yıldızlaştı. Aynı Alperen Şengün Euro Basket 2025’te Avrupa’da da yıldızlaştı. Türk gençlerinin basketbol ve voleybol sporuna çok yatkın oldukları artık ortada. FENERBAHÇE BEKO’NUN EUROLEAGUE ZAFERİ… Milli Takım ile omuz omuza yükselen bir başka hikâye daha var: Fenerbahçe Beko’nun Turkish Airlines EuroLeague şampiyonluğu. Avrupa basketbolunun zirvesi kabul edilen bu organizasyonda Fenerbahçe, kupayı ikinci kez müzesine götürerek hem kulüp hem de ülke tarihine geçti. Bu zafer yalnızca sarı-lacivertli camianın değil, tüm Türk sporunun gururudur. Çünkü EuroLeague şampiyonluğu demek, dünyanın en iyi kulüpleriyle boy ölçüşmek ve onları geride bırakmak demektir. Fenerbahçe Beko, artık Avrupa’nın “elit kulüplerinden biri” değil, “zirvede kalıcı bir güç” olduğunu kanıtlamıştır. BASKETBOL VE VOLEYBOL TÜRKİYE’YE YAYILMALI… Artık Türkiye şunu anlamalı; Türkiye Voleybol ve Basketbol Sporuna yatırım yapmalı. Bu spor tüm Türkiye’ye yayılmalı. Spordaki başarılarda sanattaki başarılar kadar güzel ve sempati duyulan bir görüntü (imaj) yaratır. Peki bu başarıyı daha da büyütmek ve sürdürülebilir kılmak için ne yapmalıyız? Okul Sporlarına Entegrasyon: İlkokuldan üniversiteye kadar voleybol ve basketbol ders saatlerinin artırılması, yerel turnuvaların düzenli hale getirilmesi. Yerel Tesisleşme: Futbol sahaları kadar basketbol sahaları ve voleybol sahalarının da şehirlerde ve mahallelerde yaygınlaştırılması. Kültürel Tanıtım: “12 Dev Adam” ve “Filenin Sultanları” markaları birer ulusal kimlik sembolü haline getirilmeli. Belgeseller, filmler ve medya projeleri ile toplumda daha çok yer bulmalı. Ekonomik Teşvikler: Spor kulüplerine, futbol dışı branşlara yatırım yaptıklarında devlet destekleri ve vergi avantajları sağlanmalı. Genç Yetenek Avı: Anadolu’daki küçük şehirlerden yetenekli gençlerin (Alperen Şengün örneği) keşfedilmesi için federasyonlar sistematik taramalar yapmalı. Türk futbolu, milyarlarla ölçülen bütçesine rağmen başarıdan uzaklaşırken; basketbol ve voleybol, akılcı planlamanın, disiplinli çalışmanın ve güçlü ruhun neler başarabileceğini gösterdi. EuroBasket 2025’teki ikincilik, Türk basketbolunun yalnızca spor değil, aynı zamanda ulusal bir gurur projesi haline geldiğini kanıtlıyor. Bugün elimizde bir fırsat var: Futbolun gölgesinden sıyrılıp basketbol ve voleybolu tüm ülkeye yaymak. IŞIK FİLEDE VE POTADA YANIYOR… Bugün geldiğimiz noktada Türkiye’nin spor alanındaki gerçek markaları “12 Dev Adam” ve “Filenin Sultanları”dır. Milli Takımın Avrupa ikinciliği ve Fenerbahçe Beko’nun EuroLeague şampiyonluğu, Türk basketbolunun artık bir “rastlantı sporu” değil, istikrarlı bir başarı hikâyesi olduğunu gösteriyor. Futbolun gölgesinde başlayan bu yolculuk, artık kendi ışığını saçıyor. Ve o ışık bugün, yalnızca basketbol potalarında ve voleybol filelerinde değil, tüm Türkiye’nin yüreğinde yanıyor. Türkiye’nin gerçek yükselişi işte tam da burada! PEKİ YA FUTBOL… Milyon eurolar harcanıyor, devasa bütçeler, astronomik transferler, dünya yıldızları… Sonuç? Avrupa’da ilk turda elenmek, Avrupa Kupalarını ve Dünya Kupasını televizyondan izlemek. Demek ki mesele para değil. Mesele vizyon, disiplin ve sistem. Futbolun bu kısır döngüsü devam ederken, basketbol ve voleybol kendi imkanlarıyla mucizeler yaratıyor. Türkiye Süper Ligi Şampiyonu Galatasaray’ın ilk Şampiyonlar Ligi maçında 5 yemesi skandal olduğu kadar mutlak ders alınması gereken bir konu. Galatasaray Yönetimi, Teknik Heyeti, Taraftarlar ile Basın ve Medya oturup düşünmeli: yanlış olan ne? Galatasaray Türkiye Süper Ligi Şampiyonluğunu ilan ettikten sonra özellikle taraftar, basın ve medya öyle bir havaya soktular ki tüm Galatasaray topluluğunu sanki kafadan Avrupa Şampiyonlar Liginde final oynayacaklar. Özellikle Galatasaray taraftarlarının Fenerbahçe futbol takımına yönelttiği abartılı olumsuz sosyal medya paylaşımları, Galatasaray futbol takımını abartılı bir şekilde övmeleri, basın ile medyada spor yazarlarının Galatasaray’ı abartılı bir şekilde övmeleri, Türkiye Süper Liginin üstünde göstermeleri, abartılı rakamlara yapılan transferleri büyük başarıymış gibi göstermeleri… Galatasaray futbol takımını çok olumsuz etkiledi. O kadar çok havalara girdiler ki, maça odaklanamadılar. Sonuç ortada hepimiz gördük… Parayla saadet olmaz diye çok eski bir şarkı vardı: “Bu dünya senin olmaz Ettiğin sana kalmaz Söylemiştim sevgilim Parayla saadet olmaz” Çok övünme başarıyı engeller! SONUÇ… Mersin özellikle kapalı spor salonları konusunda çok zengin bir kenttir. Bu salonlar cimnastikten, yüzmeye, voleyboldan, basketbola, hentbola bir çok spora olanak sağlayan müthiş bir zenginliktir Mersin için. Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü bu salonlarda çocuklarımıza ve geçlerimize bir çok spor branşında eğitimler vermektedir. Halkımız çocuklarının bu tesislerde spor yapmaları için girişim yapmalıdır. Ayrıca Belediyelere de spor konusunda çok görev düşüyor. Mersin Büyükşehir Belediyesi Basketboldaki bu ışığı görmüş olmalı ki, basketbola yatırım yapıyor. Büyükşehir bu konuda öncülük yapıp sporun birleştirici etkisini ortaya çıkaracak Semt Spor Alanları oluşturmalı. Her semtte gençlerin basketbol ve voleybol sporlara yönlendirilmesi için Açık Hava Semt Spor Alanları oluşturulmalı. Bu alanların tümünde gençlere katkı sağlayacak görevli branş eğitimcileri de bulundurulmalıdır. Bu alanlara zaman zaman davet edilecek ünlü sporcularla genç sporcularımızın sohbet edip spor yaparak yeteneklerini özgüvenlerini arttırmaları sağlanabilir. (Kaynak: BÖLÜM 1 - BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANI OLSAYDIM…) Kentimizde gelişmekte olan bir spor branşı daha var: CİMNASTİK. Geçmişte ATLETİZM sporu da çok gözdeydi Mersin’de. Büyük bir spor altyapısı ve üstyapısı var Mersin’in… Spor kültürü de var… Spor geçmişi de var… Eee, çok fazla da genç nüfusumuz var… Ne duruyoruz helva yapalım! Hoşça kalın, haftaya yine buradayız…

bottom of page